MAKALELER

Sitemizin bu bölümünde Müdürlüğümüz personelince hazırlanan Makaleler yer almaktadır. Sizlerin beğenisine sunulmuştur.

Başkomiser Muzaffer BIYIK' ın  (Moral Liderlik ve Stres) Hakkındaki Makalesi

  Komiser  Halis ÇEVİK' in  (2.Körfez Savaşında Türk Dış Politikası) Hk. Makalesi
 

Bekir Peker, Mustafa Karabal ve Musa KARAKAYA' nın (İç Güvenliğin Etik Vizyonu ve Polisin Etik Vizyonu) Hk. Makale

ETİK(MORAL) LİDERLİK

Etik

İnsanlık tarihi boyunca insanlar ve toplumlar birlikte hareket etme ve yaşama ihtiyacı hissetmiş, bunun sonucu olarak da toplumsal yaşantı normları veya kuralları ortaya konmuştur. Yalnız başına insanın zayıf, güçsüz ve korkak olmasından ve kişisel olarak gerçekleştirilemeyecek ihtiyaçlarını giderebilmek amacıyla; ilk çağlardan itibaren, aynı durumda bulunan insanlar arasında gruplar oluşmuş, bunları yönetecek ve belirlenen hedeflere ulaştıracak liderlere de ihtiyaç duyulmuştur. İnsanların bir araya gelmelerinde güvenlik, statü, kendine saygı, sevgi, güç ve amaçlara ulaşabilmek yatar.
İnsanları belirli hedeflere götürebilmek için bu hedeflere ulaşmada onların kişisel arzu, ihtiyaç ve çıkarlarını takip edip bir grup etrafında toplayarak güçlerini, cesaretlerini, arzu ve enerjilerini artırmak, hatta oluşan grubun çıkarlarını belirleyerek milli duyguların, müşterek sosyal, ahlaksal ve dinsel değerlerin meydana çıkmasını sağlayacak liderlere ihtiyaç hissedilmiştir. İnsan gruplarının oluşturulması ve harekete geçirilmesi ise her insanda bulunmayan ayrı bir beceri ve ikna kabiliyeti gerektirmektedir.
Son asırlarda özellikle de 21. asırda insanlığın tamamen yerleşik düzene geçmesi ve teknoloji ile birlikte dünyanın küreselleşmesinden sonra örgütsel yapı ve bunun sonucunda sosyalleşme daha çok ön plana çıkmış, örgütlerde veya toplumlarda bulunan insanlar (izleyenler, işgörenler) arasında yönetsel açıdan birlikteliğin sağlanması ihtiyaç olarak görülmüştür. Bu birlikteliğin sağlanması için ise liderlik teorileri ortaya konmaya çalışılmıştır. Bu çalışmada dünyada ve ülkemizde yeni ortaya konan etik kavramına, liderlik ve  lider tanımlarına, bu bağlamda etik liderlik yaklaşımına yer verilecektir.
Etik

Etik kavramı konusunda kesin bir tanım yapılamamakla birlikte konu üzerinde bir çok düşünceler ortaya konmuş, sonuç değişik tanım ve tariflere ulaşılmıştır. Tarif verilmesi gerekir ise etik ile ilgili olarak;

*Lamberton ve Minor’a göre; geçmiş ve bugüne ilişkin doğru ve yanlış ölçülerin anlatımı (Aydın, 2001: 3),
*Çalışlar’a göre; İnsanların töresel ya da ahlaksal ilişkilerini, davranış biçimlerini ve görüşlerini araştıran bir felsefe dalı (Aydın, 2001: 3),
*İnal’a göre; insanların kurduğu bireysel ve toplumsal ilişkilerinin temelini oluşturan değerleri, normları ve kuralları, doğru-yanlış ya da iyi-kötü gibi ahlaksal açıdan araştıran bir felsefe disiplini (Aydın, 2001: 6),
*Russel’e göre; bir topluluğun ortak isteklerini bireylere benimsetme girişimi (Aydın, 2001: 7),
*Bütün etkinlik ve amaçların yerli yerine konulması; neyin yapılacağı ya da yapılmayacağının; neyin isteneceği ya da istenmeyeceğinin; neye sahip olunacağı ya da olunamayacağının bilinmesi (Aydın, 2001: 8), söylenebilir.
Akarsu’ya göre; günlük dilde çoğu zaman ahlak veya ahlakilik anlamında kullanılan etik; töre gibi, ahlak gibi bireylerin birbirlerine karşı davranış kurallarını, birbirleri ile ilişkilerini içermektedir. Aralarındaki fark; ahlak ve töreler zamana, yere, topluma göre değişmesine rağmen etik evrenseldir, insana insan olarak yönelmek, ırk, renk, cins, din, mezhep, sınıf ayırımı yapmaksızın herkese aynı davranmak, herkese saygı ve insan hakları açısından yaklaşmaktır (Yaylacı, 2002: 1).
Hitt’e göre; daha geniş bakış açısı ile bakıldığında etik, bütün etkinlik ve amaçların yerli yerine konulması, neyin yapılacağı ya da yapılamayacağının; neyin isteneceği ya da istenemeyeceğinin, neye sahip olunacağı ya da olunamayacağının bilinmesidir (Yaylacı, 2002: 1).
Dünyada küreselleşmenin gelişiyle iş hayatında, eğitimde, politikada, medyada ve sağlıkta bazı etik sorunlar ortaya çıkmış, bununla birlikte siyasal kirlenme, vergi kaçırma, rüşvet, işi yavaşlatma ve işgörenlerin değerlendirilmesinde yanlı davranılması gibi konular tartışılır olmuştur. Bu ise; başta okul yöneticisi ve öğretmenin yaşadığı etik baş dönmesi, sonuçta aile, öğrenci, örgüt ve toplumun aynı baş dönmesi sonucunu yaşamasına yol açmaktadır (Çelik, 2000: 89).
İnal’a göre; bir toplum içinde farklı ulusal, dinsel, etnik, cinsel kimlikler olması, farklı ahlak anlayışlarını gündeme getirmekte; etikte ise daha evrensel ve genel geçerliğe sahip “istenilir iyi” kavramı gündeme gelmektedir (Aydın, 2001: 7). Bunun sonucu olarak da her bir örgüt, topluluk ve kurum için etik değerler, normlar oluşmuştur.
Günümüzde her bir meslek için etik kural ve değerler gündeme gelmekte, mesleklerin standartlarının yanında etik ilkeler de ortaya konmaktadır. Politikada, tıpta, hukukta, kitle iletişimde, bilim ve araştırmada, psikolojik danışma ve rehberlikte, kamu yönetiminde, sporda, eğitimde, emniyet teşkilatında, yönetimde etik gibi örnekler verilebilir (Aydın, 2001: 78-135),
Eğitim örgütlerinde yaşanan yolsuzluklar ve diğer etik dışı davranışların önüne geçilmesi durumunda diğer alanlarda da etkisini gösterecektir. Bunun için ise etik duyarlığa sahip insanların yetişmesi gerekmektedir (Çelik, 2000: 89).
Liderlik
Liderlik değişik şekillerde tanımlanabilir. Bunlar arasında;
*Bir grup insanı belirli amaçlar etrafında toplayabilme bu amaçları gerçekleştirebilmek için onları harekete geçirme yetenek ve bilgilerinin toplamı (Eren, 1998: 342),
*Amaçlara ulaşabilmek için bir grubu etkileyebilme yeteneği,
*Belirli hedeflere ulaşmak için kişi ve grupları eşgüdümleme ve isteklendirme yeteneği,
*Belirli şartlar altında kişisel veya grup amaçlarını gerçekleştirmek üzere bir kimsenin başkalarının faaliyetlerini etkilemesi ve yönlendirmesi süreci (Sabuncuoğlu ve Tüz, 1998: 173),
*Ortak amaçlar için birleşen insanları, amaçları gerçekleştirmek için güdüleme ve etkileme süreci ve her şeyden önce bir sanat (Öncü, 2002: 1),
*Belli amaçları başarmaya doğru, birey ve küme olarak insanların davranışını etkilemeyi içeren bir etkinlik (Öncü, 2002: 1),
*Belli bir durumda bireylerin ya da bir kümenin amaçlarını gerçekleştirmeye yönelik çabaların etkileme süreci (Öncü, 2002: 1),
*Belli bir durumda, grubun görevlerini başarmasına gönüllü katkıda bulunmaları için grup üyelerine bireysel etkiyi akılcı ve kararlı bir yaklaşım süreci (Öncü, 2002: 1),
*Bulunulan toplum veya topluluklarda zaman ve şartlar göz önünde tutularak bireyleri örgütün amaçlarına yönlendirebilme süreci,
*Örgütün çalışanlarını, amaçlar doğrultusunda, bulunulan şart ve ortamlara göre yönlendirme becerisi,
*Ortak amaçlar altında birleşmiş bireylerin, değişen şartlara göre güdülenme ve etkileme süreci,liderliğin tanımı olarak sayılabilir.
Ünlü Amerikan başkanı Eisenhower liderlik konusunu tarif ederken bir parça ip kullanırdı. İpi masaya uzun uzadıya yatırır sonra da eliyle ipi çeker ve şöyle derdi “İpi nereye çekerseniz gelir ama onu itmeye çalışırsanız hiçbir şey olmaz.” (Besimler, 2002: 1).
Lider ise;
*Başkalarını belirli amaçlar doğrultusunda davranışa sevk eden kişi (Sabuncuoğlu ve Tüz, 1998: 173),
*Bağlı bulunduğu grubun amaçlarını belirleyen ve amaçlar doğrultusunda grup üyelerini etkileyen ve davranışa yönelten kişi (Sabuncuoğlu ve Tüz, 1998: 173-174),
*Grup üyesi olan ancak örgütleme, planlama, ikna etme ve harekete geçirme yetenekleri olan kimse (Eren, 1998: 343),
*Grup üyeleri tarafından hissedilen ancak açıklığa kavuşmamış olan ortak düşünce ve arzuları benimsenebilir amaç biçiminde ortaya koyan ve grup üyelerinin potansiyel güçlerini bu amaç etrafında faaliyete getiren kimse (Besimler, 2002: 1), olarak tanımlanabilir.
Liderlik ve lider ile ilgili tanımlamalarda dikkati çeken dört unsur söz konusudur. Bunlar; örgüt, bu örgüte bağlı işgörenler, amaçlar ve örgütte işgörenleri amaçlara sevk edecek bir kişidir.
Bütün örgütler veya kişiler için tek bir yetenek kalıbı veya kişisel özellikler listesi yoktur. Liderlik toplumdan topluma, örgütten örgüte, gruptan gruba, görevden göreve, durumdan duruma değişik kişilik özellikleri istemektedir. Bundan dolayı çeşitli liderlik biçemleri geliştirilmiş ve çeşitli liderlik tipleri ortaya konmuştur. Bu liderlik türlerinden biri de Etik Liderliktir.
Etik Liderlik
Sergiovanni’ye göre; etik liderlik, moral güce dayanarak astlarını etkilemeye yönelik bir liderlik biçimi olarak tanımlanmakta, etik liderliğin en belirgin özelliği ise liderliğinin güç kaynağının moral güce dayanması ifade edilmektedir. Greenfield’e göre ise, etik lider; öğretmenler üzerinde güçlü bir etki oluşturan, kendisine ve işine yönelik olarak moral bir bakış açısına sahip olan ve öğretmenlerin iş amaçlarını gerçekleştirmelerine yardım eden kişidir (Çelik, 2000: 90).
Her meslek ve örgüt için ortak sayılabilecek etik ilkeler ve bu ilkelerin dayandığı genel normlar vardır. Lider konumundaki yöneticiler için bunları;

1.Adalet

2.Eşitlik

3.Dürüstlük ve doğruluk

4.Tarafsızlık

5.Sorumluluk

6.İnsan Haklarına saygı

7.Hümanizm

8.Örgütsel bağlılık

9.Hukukun üstünlüğü

10.Sevgi

11.Hoşgörü

12.Laiklik

13.Saygı

14.Tutumluluk (İnsan ve madde kaynakları)

15.Demokrasi

16.Olumlu insan ilişkileri

17.Açıklık

18.Hak ve özgürlükler

19.Emeğin hakkını verme şeklinde sıralayabiliriz (Aydın, 2001: 47-59).

Etik Liderliğin Temelleri
Cherrington’a göre; iş ortamındaki etik incelendiğinde; karşımıza işgörenlerin etik açıdan işe verdikleri önem ve işi yapmalarından dolayı duydukları etik duygu (haz) çıkmaktadır. İşin etik önemi; toplum için hizmet etme ve bir ürünün gerçekleşmesine katkıda bulunma gibi, etik bir zorunluluğu gerektiren bireysel duygulara, etik duygu ise; daha iyi iş yapma ve performans kalitesine dayanır (Çelik, 2000: 90).
Carlson ve Perrewe’ye göre etiksel lider, işgörenlerin etiksel davranışlarını değerlendirmeyi liderlik becerilerine ek olarak bulundurur; bu becerilerin etiksel davranışlarla bütünleştirilmesini sağlar. Salt liderlik davranışları göstermekle etkili lider olunamayacağı; liderin vizyonu formüle etmesi ve uygulaması açısından göstereceği davranışlara inanmış olması muhakkaktır. Bazı davranışlar, liderlik için ön koşul niteliği taşıyan davranışlardır. Muhtemelen bu davranışları gösteren lider daha arzu edilebilir sonuçlara ulaşır. Etiksel yönelimli örgütlerde lider, güçlü bir etiksel yönelim gösterir (davranışlarında dürüstlük ve bütünlüğü sağlaması, izleyenlerle daha güvenli ilişki kurabilmesi gibi) (Çelik, 2000: 91).
Liderin kişiliği yanında sahip olduğu değerleri de örgütteki davranışlarını yansıtır. Etiksel davranışlar, etiksel kurumlaşma üzerinde etkide bulunur. Örneğin, etiksel yönelimi olmayan bir lider, belki başarılı bir dönüşümcü lider olabilir. Ancak etiksel bir örgüt oluşturamadığı için muhtemelen kendini izleyenlere kabul ettirmede başarısız olur. Bir lider yaptığı bir şeye inanmadığı zaman, uygulamada izleyenlerine ilham veremez ve dolayısıyla etik ölçütlerin geliştirilmesinde etkili olamaz. Etiksel lider, eylem ve kararlarında etiksel sorumluluk almalıdır. Bu da liderin karar alırken ve iletişim kurarken üzerinde bulunan yetkiyi  değil etkiyi kullanmasını gündeme getirmektedir. Örgütsel iletişimin başarısı da işgörenlerin iletişim biçimini etiksel ölçütlere uygun bulmasına bağlanabilir. Bunu sağlayacak kişi de etiksel davranan liderdir (Çelik, 2000: 91-92).
Badaracco’ya göre; ortak hedeflere birlikte ulaşma çok az düşünülen bir yoldur. Yetişme farklılığı, dini inançlar, etnik köken ve eğitim biçimi, iki işgörenin bile bakış açısını farklılaştırabilmektedir. Örgütün diğer üyelerinin ikilemli bakış açılarını uyumlaştırmak, yönetici için ciddi bir etiksel sorundur (Çelik, 2000: 92).
Badaracco’ya göre; bugünkü iş ortamında grupsal davranışı üç çeşit saptama yaparak belirleyebiliriz. Birincisi kişisel kimlikle ilgilidir. Kişisel kimliği belirlemek için “Ben kimim?” sorusu sorulur. İkinci tip belirleme örgütsel olduğu kadar kişisel özellik de taşır. Bu belirlemede örgütteki grupların karakteri tanımlanır. İkinci belirlemede “Biz kimiz?” sorusu sorulur. Üçüncü belirleme oldukça karmaşıktır ve bu belirleme bir örgütün toplumdaki rolünü yansıtır. Üçüncü tip belirlemede  “Örgüt kimdir?” sorusu sorulur. Yöneticiler bu kimlik belirleme sürecinde doğrudan doğruya karar vermeye dönük daha güçlü ve duyarlı yönlendirme yapmayı öğrenecektir (Çelik, 2000: 92-93).
Her örgüt kendi işgörenine kendi ahlak ilkelerini benimsetir. Bu çerçevede örgütler yazılı ya da yazılı olmayan ahlaki ilkeler ve öneriler belirler. Bu ahlaki öneriler dizisinden birisi de Laczniak’ın belirlediği 14 ahlak ilkesidir (Çelik, 2000: 93).
Laczniak'ın Ahlak Önerisi
1.Ahlaki çatışmalar ve seçenekler, örgütün karar verme doğasında vardır.
2.Ahlaki kurallar kanunlardan daha etkilidir.
3.Ahlaki eylemlerde herkesin hoşuna giden tek bir ölçüt yoktur, yönetici özel uygulama kararlarını kendisi verebilmelidir.
4.Yöneticiler çok geniş ve herkes tarafından bilinen ahlaki ölçütler oluşturmalıdırlar.
5.Yöneticiler, örgütsel tartışmalarda ve durum analizlerinde daha çok ahlaki duygusallıktan yararlanmalıdırlar.
6.Ahlaki eylemleri şekillendiren bazı çatışmalar ve farklılıklar vardır. Öncelikle bireysel, örgütsel, mesleksel ve sosyal değerler iyi belirlenmelidir.
7.Bireysel değerler en son ölçütlerdir, ancak ahlaki davranışların nedenlerini belirlemede yeterli değildir.
8.Ahlaki değerler, karar verme sürecine ilişkin bir fikir birliği oluşturmakla birlikte, verimlilik analizlerinde yanıltıcı sonuçlar verebilir.
9.Örgütün moral düzeyi, üst yönetim açısından çok önemlidir.
10. Alt kademe yöneticileri ahlaki değerlere daha çok önem verirken, üst kademe yöneticileri ahlaki olmayan  eylemleri normal görebilirler.
11.Yöneticiler kendi ahlaki değerlerini grubun ahlaki değerlerinden daha önemli görürler.
12.Etkili etiksel şifreler, anlaşılır ve açık olmalıdır.
13.İşgörenler cezalandırıcı olmamalı, örgütün etiksel yolsuzluğunu belirleyici bir mekanizma oluşturulmalıdır.
14.Her örgüt yüksek düzey yöneticilerini atarken, örgütsel etkinlikleri etiksel açıdan destekleme sorumluluğunu yüklenebilecek yöneticiler atamalıdır.
Etiksel etkinin temelinde altı ilke bulunmaktadır. Bu ilkeler liderin karar verme sürecindeki referans noktalarını oluşturur. Liderlerin bilmesi gereken etik ilkeler şunlardır (Çelik, 2000: 93-94):
1.Yüksek etiksel şifreli değerler ve inançlar, davranışları ve konuşma biçimini etkiler.
2.Etiksel gelişmenin cesaretlendirilmesi, ileri düzeydeki tartışma ve çatışmaların daha özgür bir ortamda oluşmasını sağlar.
3.Lider, örgütteki informal grupların varlığına gerek duymadan etiksel davranışların doğruluğunu öğrenebilir.
4.Lider, etiksel olmayan davranışların gelişmesini önleyebilir.
5.Lider, etiksel olmayan davranışlar üzerinde asla ısrar etmez ve bu davranışları uygulamaya çalışmaz.
6.Etik ilkeler, liderin yaşamında sürekli başvurması gereken rehber ilkelerdir.
Havel’e göre; etik liderlik merkezinin kurucusu olan Bill Grace, 4 V modelini geliştirmiştir. Bu modelin temel boyutları değerler (values), vizyon (vision), ses (voice) ve erdem (virtue) olarak belirlenmiştir (Çelik, 2000: 95).
Örgütsel Etiğin Kurumsallaştırılması
Etik kurallarının günlük iş hayatını kapsayacak şekilde formallaştırılması ve açıklayıcı hale getirilmesi, etik anlamları kurumsallaştırır. Örgütsel etiğin kurumsallaştırılmasında psikolojik sözleşme, örgütsel sözleşme ve etiksel yönelimli kültür, başarıyı etkileyen kilit öğeler olarak görülebilir (Çelik, 2000: 95).
Carlson ve Perreve’ye göre; psikolojik sözleşme, örgüt ile birey arasında yazılı olmayan, karşılıklı beklentiler setidir. Bu tip sözleşme, her iki tarafın karşılıklı beklentilerine dayanır. Örgütsel sözleşme, örgütün etiksel davranışına ilişkin, bireysel ve örgütsel beklentileri arasındaki bağlılığı yansıtır. Etiksel lider, bu psikolojik sözleşmeyi güçlendiren liderdir (Çelik, 2000: 95).

Psikolojik sözleşme, işverenle işgören arasında karşılıklı beklentilerin sınırlarını belirlemektedir. İşgörenler; yönetimden, işgörenlere adaletli davranması, uygun çalışma koşullarının sağlanmasını, ortalama ne kadar çalışacağının açıkça ortaya konulmasını ve başarıya ortak etmesini beklemekle birlikte; işveren, işgörenlerden iyi performans göstermelerini, kurallara uymalarını ve örgüte sadık olmalarını bekler (Robbins, 1994: 112).

Gönüllülük, davranış beklentilerinin açıklığa kavuşturulması ve kişisel sorumluluğun artırılması yoluyla verilecek etiksel destek, herkesi daha güçlü bir etiksel davranışa doğru yönlendirir (Çelik, 2000: 96).

Etik İlkelerden Sapma ve Etik Dışı Davranışlar

Covey’e göre; etik ilkelerden sapmaya yol açabilecek üç önemli yanılgı vardır.

1.Örgüt Kültürü: İş görenin davranışlarına yön verir ve doğruyu yanlıştan ayırt edebilecek ahlaki ilkeler setini oluşturur. Herkes çalıştığı kurumun kültürü içinde tuttuğu yolun doğru olduğuna inanır. Ancak işgören, örgütünden dışarı çıkıp gerçek dünya ile karşılaştığı zaman, hiç de doğru yolda olmadığını anlayabilir.

2.Alt Kültür: Örgütsel ortamda çalışan kişi, belli bir alt grubun üyesi olur. Her alt grubun ya da informal grubun kendine özgü gerçeği olabilir. Bir alt grup, güçlü bir alt kültür oluşturmuş ise bu grup diğer grup üyelerini etkileyebilir. İkna gücü yüksek olan alt grup, diğer alt grupları ve genel olarak formal örgütü etkileyebilir. Böylece doğru, güçlü alt grubun doğrusuna göre biçim kazanır.

3.Kişilik ve Felsefe: Olağanüstü önem verdiğimiz duygusal duygular veya güçlü kişilik, bizim gerçeğe ilişkin bakış açımızı değiştirebilir. Aynı zamanda felsefi derinlik içinde sunulan etkili düşünce sistemleri de doğrularımızı değiştirebilir (Çelik, 2000: 96-97).

Covey’e göre; etiksel lider değerlerle ilkeler arasındaki ayırımı iyi yapmalıdır. Çoğu yönetici, değerlerle ilkelerin aynı şey olduklarını düşünür. Örgütsel kültürü güçlü olan örgütler değerlerle yönetilir. Örgütsel değerlerin örgütün dışındaki evrensel ilkelere dayanması gerekir (Çelik, 2000: 97).

Geleneksel liderlik düşüncesinin esas koşulu, hiyerarşik olarak yukarı doğru sadakat gösterilmesi ve aşağı doğru sadakat göstermenin zorunlu olmadığıdır. Aslında astlara karşı sadık olmak, bir liderin işlevi olarak görülmez; çünkü muhtemelen bu durum liderin otoritesini engelleyecektir. Oysa ki, etik lider astlara gösterilen sadakatin her zaman üstlere gösterilen sadakatten fazla olması gerektiğine inanır. Başka bir deyişle etik lider,üstlerinden çok astlarına karşı sadık olmak zorundadır. Çünkü etik liderin astları üzerinde güvenilir bir kişi olduğunu kanıtlaması gerekir. Etik liderlikte iyi bir karakter yapısına sahip olma, teknik yeterlikten daha çok önem taşımaktadır (Çelik, 2000: 98).

Etik liderin yöneticilik görevini yerine getirirken verdikleri kararlarda, uygulamalarda, eylem ve işlemlerinde ve insanlarla ilişkilerinde kaçınmaları gereken etik dışı davranışlar vardır. Bunlar;

1)Ayrımcılık,

2)Kayırma,

3)Rüşvet,

4)Yıldırma-Korkutma,

5)İhmal,

6)Sömürü (İstismar),

7)Bencillik,

8)Yolsuzluk,

9)İşkence (Eziyet),

10)Yaranma-Dalkavukluk,

11)Şiddet-Baskı-Saldırganlık,

12)İlişkilerine Politika Karıştırma,

13)Hakaret ve Küfür,

14)Bedensel ve Cinsel Taciz,

15)Kötü Alışkanlıklar (Alkol, sigara, kumar,vb.),

16)Görev ve Yetkinin Kötüye Kullanımı,

17)Dedikodu,

18)Zimmet,

19)Dogmatik Davranış,

20)Yobazlık-Bağnazlık, olarak sıralanabilir (Aydın, 2001: 60-69).

Genel ve ceza hukukuna bakıldığında da bu gibi davranışların hoş görülmediği ve hemen hemen tüm kurumların bu davranışlara disiplin cezası verdiği, hatta bunların bir kısmını işleyenlerin Devlet Memurları Kanununa göre memur bile olamayacağı, bunlardan dolayı bir gün dahi hüküm giymişlerin memuriyetten çıkarılacağı görülecektir.

Eğitimde Etik Liderlik
Okul yönetimi mesleğinde başarılı olmak için geleceğin eğitim yöneticilerinin temel yeterliklerinin iyi belirlenmesi gerekir.Ancak okul yönetiminde başarılı olmak için bu yeterliklere uygun ahlaki inançlar, ölçütler ve eğilimlerin belirlenmesini mecbur kılmaktadır  (Çelik, 2000: 98).
Okul yöneticilerine rehberlik edecek ve ihtiyaçlarına cevap verecek etik ölçütler geliştirilmiştir. Bu ölçütler şunlardır:
1.Öğrencilere yönelik karar verme ve uygulama etkinliklerinde, en iyi temel değerlere uyulmalıdır.
2.Mesleki sorumluluklarını dürüstlük ve bütünlük içinde yerine getirme.
3.Bütün bireysel hakları,insan haklarını ve vatandaşlık haklarını koruma ve bu haklara uygun ilkeleri destekleme.
4.Ulusal ve yerel kanunlara itaat etmek, devlet yönetimini doğrudan ve ya dolaylı olarak hedef alan yıkıcı eylemlerde bulunmamak..
5.Eğitim yürütme kurulunun aldığı yönetsel karar ve düzenlemeleri uygulamak.
6.Eğitimsel  hedeflere ulaşmayı engelleyecek kanun, politika ve düzenlemelerin doğru ölçütlere dayandırılması için gerekli çabayı göstermek.
7.Politik, sosyal, dini ve ekonomik alanda kişisel kazanç sağlayıcı davranışlardan kaçınmak.
8.Sadece denklik belgesi veren kurumlara uygun olarak mesleki sertifikaları ve akademik dereceleri kabul etmek.
9.Standartları korumak, sürekli olarak mesleki gelişmeye katkı sağlayıcı araştırmalar yapmak ve mesleki  etkinliği geliştirmek.
10.Bütün örgütsel sözleşmelere onuruyla uymak ve bağlılığını göstermek (Çelik, 2000: 99).
Eğitimsel liderliğe katılanların eylemlerinde etkileşim, özgürlük ve gönüllülük gibi davranışları yönlendiren moral öğeler bulunmaktadır.Diğer yandan eğitimsel liderlik, moral değerler, doğrular ve görevlerle yakından ilgilidir (Çelik, 2000: 100).
Bu bağlamda okul yöneticisi, etiksel liderlik rolünü oynamaya çalışırken üç farklı sorumluluğu yerine getirmek zorundadır:
1.Kendine karşı sorumluluk: Bir okul yöneticisi bütün öğretmenlerin zamanında okula gelmesini ve derslere girmesini isteyebilir.Ancak kendisi bir saat okula geliyorsa, çok önemli bir etik kuralı çiğniyor demektir.
Okul   yöneticisinin öncelikle etik kuralları içselleştirmesi gerekir.Ne yazık ki bazı üst düzey yöneticiler örgütsel etiğe uymamayı kendi yasal yetkilerine dayandırmaktadırlar.İş ahlakı ilkelerini içselleştirmeyen okul yöneticileri, ilkesizlik sorununu yaşamaktadır.
2.Örgütsel sorumluluk: Okulun çalışma ahlakıyla ilgili kuralların öğretmenlere açıklanması ve anlaşılmayan kuralların yorumlanması, okul yöneticisinin örgütsel sorumluluğunu yansıtır.
3.Toplumsal sorumluluk: Okul yöneticisi, kişisel ve örgütsel düzeyde benimsediği etik ilkeleri okulun çevresine tanıtmalıdır (Çelik, 2000: 101-103).
Örgütte ortaya konan tüm ilkeler örgütü oluşturanların tümü tarafından yerine getirilmelidir. Lider oluşturulan ilkeleri öncelikle uygulamalıdır. Tüm bireylerin kuralları içselleştirmesi gerekir. Mesela; mesai içinde ve dışında örgüte ait aracın özel işlerde kullanılmamasını isteyen bir liderin bu kurala öncelikle uyması gerekir. Bunun yapılabilmesi için de belirlenen ilkelerin açık ve anlaşılır şekilde izleyenlere ve dış çevreye anlatılması şarttır.
Etiksel lider olarak okul yöneticisi, toplumun etik kurallarını çok iyi yorumlamalı ve bu kuralları okulun etik ilkeleriyle bütünleştirebilmelidir (Çelik, 2000: 105).
Ancak unutulmamalıdır ki örgüt içinde, o örgüte ait belirlenen ilkeler örgütün dışında bulunan toplumsal değerlerle çatışmamalıdır. Etik lider toplumsal değerlere göre örgüt kültürü oluşturmalıdır. Bu; yasaların anayasaya, tüzük ve yönetmeliklerin ise yasalara uygun olması ilkesi ile de anlatılabilir. Etik olarak yasalar, anayasada belirtilen hak ve ödevlere uygun olacağı gibi yönetmelikler de yasalara aykırı olamaz.
Pennington’a göre; dürüstlük, sadakat, adalet, sabır ve güven bilici gibi temel ilkelerden ayrılmayan liderler, başlattıkları girişimlerin örgütü ileriye götürecek dürüst çabalar olarak algılandığını görürler. Eğer liderin karakterinden kuşku duyuluyorsa liderlik davranışının altında hangi dürtülerin  yattığı, izleyenlerin merak konusu olacaktır. Kalite konusunda geliştirdiği ilkelerle ünlü olan Deming’in ifade ettiği gibi  “liderin görevi bir güven ortamı oluşturmaktır” (Çelik, 2000: 106).
Etik liderlikte üzerinde durulan diğer bir husus; teknik donanım ve bilgi değil; izleyenlerin lidere bakış açısının nasıl örgütlendiğidir. Etik liderlikte otoriteye, hiyerarşiye ters bir çizgi söz konusudur. Etik ilkelerden bahsederken de anlatıldığı üzere lider izleyenlere sadakat gösterme ihtiyacı hisseder ki onların güvenini kazansın, kendisinin samimi olduğunu kanıtlayabilsin. Bu anlayış; okulun varlığının öğrencinin varlığına, ürünün ortaya konabilmesinin alıcının (müşterinin) olmasına, örgütün olmasının izleyenlerin olmasına bağlanmasını akla getiriyor. Bu bağlamda etik liderlik geleneksel liderlik anlayışından hiyerarşik açıdan da ayrılmaktadır.
Etik liderin bu işgören yönelimli tavrı, hatta kendini hizmetçi olarak görmesi erdemi akla getirmektedir. Tipik bir örgüt olan okulda da erdemin önemi büyüktür.
Erdemli okulda lider bir  hizmetçi olarak görülür. Etik lider, kişi kişi ilgilenmeyi ve onların sorunlarını gidermeyi kendi sorumluluğu olarak görür. Etik ya da etik lider olarak okul yöneticisi, okuldaki bütün öğretmen, öğrenci ve hatta öğrenci velileriyle ilgilenmeyi etik liderliğin bir gereği olarak görür (Çelik, 2000: 110).
Herkese saygı gösterme, bir hizmet biçimi olarak liderliğin gücünü artırır.Saygı gösterme, diğer kişilere hizmet etmenin bir yoludur (Çelik, 2000: 110).
Etik liderlikte bir misyonu belirleme, benimseme, değerlendirme, düşünme ve sahip çıkma gibi ince noktalar vardır. Öğretim, program, toplumla ilişkiler, kaynak materyaller, personel, öğrenci davranışı gibi uygulamaya yönelik konularda rasyonel karar vermek okulun misyonunun iyi anlaşılmasına bağlıdır (Çelik, 2000: 113).
Duke’e göre; etik liderlik, geleneksel liderlik kavramından farklı olarak inanç temeline dayanır. Etik liderlikteki sorun, iki temel faktöre dayanır: (1).Liderlik ile düşünceler arasındaki ilişkileri tanıma başarısızlığı, (2).Teknik rasyonel yetkinin moral yetkiyi kabul etmemesi. Sonuç yönelimli liderliğin, yönü belli olmayan bir geleceğe götürmemesi için, moral yönelimli bir çıktısı olmalıdır. Etik liderlik, sadece hedeflere ulaşmak için üstlenilen basit bir görev değildir; aynı zamanda belli bir durumda en değerli hedefleri belirleme davranışıdır  (Çelik, 2000: 114).
Sonuç
Tüm örgütler ve oluşumlar için tek bir liderlik biçeminin olamayacağını, liderliğin zamana, topluma, örgütün yapısına, yapılan işe, bulunulan duruma göre değişeceğini etik kavramı bölümünde dile getirilmişti. Liderlik biçemlerine genel bakıldığında; tüm liderlik biçemlerinin tüm zamanlarda, tüm durumlarda ve örgütlerde kullanılabileceği görülüyor. Ancak tek farklılık en uygun biçemin kullanılabilmesidir. Bazı örgütler, işler vardır ki bazı liderlik biçemlerini kesinlikle kullanmamız, doğru sonuca onunla ulaşmamız mümkün değildir. Örnek olarak bilimsel araştırma yapan kurumlarda otoriter, tutucu liderlik biçeminin kullanılamaması verilebilir.
Yeni yaklaşımlara göre geliştirilen liderlik biçemlerinden hepside liderliğe belirli bir açıdan bakmış ve genel olarak kabul görmektedir. Ancak bazı biçemler birden fazla hatta çoğu biçemi içine almaktadır (öğrenen, süper, transaksiyonel gibi).
Aynı zamanda etik liderlik biçemi de çoğu liderlik özelliklerini taşımaktadır. Sadece o anki duruma göre değil daha önce ve daha sonra olacak tüm durumlar için söz konusu olan bir biçemdir. Etik evrensel olduğundan hem geçmişi hem durumu, hem de geleceği etik kurallar açısından yaşayan ve yaşatan bir lider anlayışı olarak etik liderliğe bakılabilir.
Etik liderlik motivasyonun önemini de ortaya koyar. Örgütteki iç müşterilerin memnuniyeti, çalışanların moral olarak işe hazır olmaları bu biçemde karşılığını bulur. Örgütte motivasyonu (güdüyü) etkileyen unsurlardan biride işlerin ahlakiliği yani etikselliğidir. Etik değerler kişisel veya örgütsel karar verme sürecinde de önemlidir.
Ancak etik değerlerin en önemli özelliği herkes tarafından kabul görmesidir. Mesela herhangi bir örgütteki bireyler en az kendileri kadar diğer bireylerinde yaşamaya, çalıştıklarının karşılığını almaya haklarının olduğunu bilirler. Liderler etik değerlere önem vermezler ise sorunlar baş gösterebilir. Mesela genel müdürün aynı memleketinden olan birinin nitelikleri uygun olmamasına rağmen iyi bir mevkie getirilmesi gibi.
Etik bölümde de anlatıldığı üzere etik liderlik birey ile örgüt arasında yazılı olmayan, karşılıklı beklentilerle örgütlenen psikolojik sözleşmeye dayanır. Bu psikolojik sözleşme yazılı olmamasına rağmen örgütsel ve etiksel kültürün mozaiğidir ve bunu hem lider hem de izleyenler bilir. Yazılı olmaması bilinmediği anlamına gelmez. Burada önemli olan etiksel liderin işgörenleri etiksel davranışa yönlendirmesidir.
Eğer örgütte değerler veya ilkeler etik olarak ortaya konamaz yani genel anlamda evrensel olmaz, örgütün dışında da yararlanabilir olmaz ise yanlış yönetimli örgüt kültürü örgüt içerisinde baskın gruplar ve çok geniş duygu ve güçlü kişilik anlayışından kaynaklanan amaçlardan uzaklaşma gibi sorunlar olabilir.
Liderlik biçemlerinin içerisinde sayılan çoğu lider özellikleri etik liderlik için de geçerli olabilir. Bunlar arasında güven ve dürüstlük, sözünde durma, kararlılık, vefalı ve sadakatli olma, işbirliği ve değer verme, bilgili ve bilgiye açık olma, yanımızda bulunmayanlara karşı sadık olma, vb. sayılabilir. Bu sayılanların hepsi etik anlayıştan kaynaklanmaktadır.
Etik anlayış her ne kadar da yazılı değilse bile tüm yazılı kurallarda ve özgürlüklerde yer bulmuştur. “Suçluluğu ispat edilinceye kadar herkes masumdur” ilkesi de aslında etik bir kuramdır. Aynı şekilde yaşama özgürlüğü, seçme seçilme, mesken masuniyeti, güvenlik, gibi Anayasada yer alan haklar da etik anlam taşır.
O halde hangi liderlik biçemi olursa olsun başarıya ulaşılması için muhakkak etik ilke ve değerlere dayanmaktadır. Yani diğer biçemler etik anlatımlar pekiştirilmeli onun temelinde inşa bulmalıdır.
Hazırlanan bu çalışmanın ne etik, ne lider ne de etik liderin anlatımına yeteceği kanaatinde değilim. Ancak bu liderlik biçemin diğer tüm liderlik biçemleri ile alakası olduğu düşünülürse bunun diğer biçemlerin anlatılamamasından kaynaklandığı anlaşılır sanırım.
Tarihteki bilge kişilerin, hükümdarların özellikle devlet büyüklerine yapmış oldukları nasihatlerde de etik liderliğin büyük yer tuttuğu görülmektedir. Bunlara örnek olarak Mevlana’nın, Şeyh Edebali’nin, Hacı Bektaş-ı Veli’nin, Yunus Emre’nin, Mustafa Kemal Atatürk’ün nasihatleri verilebilir. Kanımca Atatürk’ün özellikle Balıkesir Hutbesi ve diğer söylemleri ile Kurtuluş Savaşı’nda belirlemiş olduğu vizyon ve misyon etik liderlik açısından değerlendirilmelidir.
Örnek olarak Şeyh Edebali’nin sanki etik liderliğin hizmetçi anlayışını yansıtan nasihatini verebiliriz (Şahin, 2002: 257);
Şeyh Edebali'nin Liderlere Nasihatleri

Ey oğul; Beysin! (Lidersin)

Bundan sonra öfke bize, uysallık sana,

Gücenirlik bize, gönül almak sana,

Suçlamak bize, katlanmak sana,

Acizlik bize, yanılgı bize, hoş görmek sana,

Geçimsizlik, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana,

Kötü söz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlamak sana.

Ey oğul, bölmek bize, bütünlemek sana,

Üşengeçlik bize, uyarmak, gayretlendirmek,şekillendirmek sana.

Ey oğul,

Sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz.

Şunu da unutma, insanı yaşat ki devlet yaşasın.

Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün bağlı kıla.

Allah yardımcın olsun.

 

Oğul:

İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar, akşam ezanında ölürler.

Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın.

Ama,

Bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen sabah rüzgarında savrulur gidersin. Öfken ve nefsin bir olup aklını yener.

Daima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Dünya senin gözlerinin gördüğü gibi büyük değildir. Bütün fethedilmiş  gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler, ancak senin fazilet ve erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır.

Bu dünyada inancını kaybedersen yeşilken çorak olur çöllere dönersin.

Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün söyleme, bildin bilme.

Üç kişiye acı:

Cahiller arasındaki alim-e

Zenginken fakir düşene,

Hatırlı iken itibarını kaybedene.

Unutma ki! Yüksekte yer tutanlar aşağıdakiler kadar emniyette değildir.

Haklı olduğunda mücadeleden korkma

Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler...

STRES KAYNAKLARI
Stres kaynakları, strese neden olan unsurlardır. Etkileri nedeniyle stresin kaynakları, stres yapıcıların neler olduğu, kişiyi ne gibi psikolojik veya fizyolojik rahatsızlıklara sürüklediği, stresle başetmek için kişinin, sosyal çevrenin ve örgütün ne tür önlemler alıp uygulayacağı konuları, günümüzde son derece önem kazanmıştır (Sabuncuoğlu, 1998: 186).
Psikolojik anlamda stres, kişiye özgü ve biricik olan bireysel bütünlüğü zorlayan, bozan etkendir (Baltaş, 1999: 31)
Modern toplum hastalığı olarak ifade edilen stres, aslında günlük hayatın bir parçasıdır. Kişilerde gerilim yaratan olaylar, eski cağlardan beri süregelmektedir. İnsanların mağarada yaşam dönemlerinde yırtıcı hayvanlarla ya da kendi aralarındaki savaş sırasında yaşanan gerilim yaratıcı olaylar, günümüzde teknolojik, ekonomik, politik ve sosyal konularda hızlı değişimlerle devam etmektedir (Sabuncuoğlu, 1998: 185).
Son zamanlarda örgütsel psikoloji ile uğraşan bilim adamları stres ile ilgili olarak çalışmaya ve bunu önleyici tedbirler üzerinde fikirler, yenilikler getirmeye başlamışlardır. Bunun da iki nedeni bulunmaktadır. Birincisi stresle ilgili hastalıkların salgın bir biçimde artmasıdır. Bugün dünyanın birçok ülkesinde doktora başvuran hastaların %50’sinin ardında yatan neden stres faktörü ile ilgilidir. Aynı zamanda fiziksel hastalıkların %80’i duygusal olmakta, diğer bir deyimle stresler sonucu oluşmaktadır (Sabuncuoğlu, 1998: 185).
Stres kaynakları; stres yaratan faktörler, stres vericiler, stres nedenleri, stresörler, stres yapıcılar olarak da adlandırılmaktadır. Kaynaklarda değişik sınıflandırılan stres kaynakları genel olarak iç ve dış olarak ikiye ayrılabilir. İç stres kaynakları kişinin kendi kişiliği, geçmiş yaşantıları, düşünce yapısı, fizyolojik ve psikolojik özellikleri, olaylara yaklaşım tarzı ile alakalıdır. Dış etkenler ise kişinin dışında, kendi tesiri olmadan gelişen ve onu etkileyen, bulunduğu yer, zaman, fizik çevre ile alakalıdır.
Ancak günümüzde insanlığın tamamen yerleşik hayata geçmesi, buna bağlı olarak örgütsel yapının gelişimi ve küreselleşme sonucunda stres kaynakları üç ana başlıkta toplanmıştır. Bunlar;
1.İş (Örgüt) İle İlgili Stres Kaynakları
2.Kişi (Birey) İle İlgili Stres Kaynakları
3.Dış (Fizik) Çevre İle İlgili Stres Kaynaklarıdır.
Örgütsel Stres Kaynakları Modeli
Başaran’a göre örgütsel davranış, işgörenin örgütün işlevsel ve toplumsal çevreleri ile etkileşiminin ürünüdür (Aydın, 2002: 29).
İşgören ile örgütün işlevsel ve toplumsal çevresi arasında doğrudan bir ilişki vardır ve bunlar birbiriyle tümleşik bir bütündür. İşgörenler örgütteki işlevsel ve toplumsal çevre ile etkileşerek örgütsel davranışı  gerçekleştirirler. İşgörenler bu etkileşim içinde aynı zamanda istenmeyen davranışlar da gösterebilirler. Stres kavramı işgörenin kendisi, işlevsel çevresi ve toplumsal çevresi ile yakından ilgilidir. İşgören davranışını etkileyen ve işgörenin işlevsel ve toplumsal çevreyle etkileşmesi sürecinde ortaya çıkan bir kavram olduğundan, örgütsel stres kaynaklarının da örgütsel davranış modeline uygun olarak kurulması gerekmektedir. Aşağıda örgütsel stres kaynakları modeli yer almaktadır (Aydın, 2002: 29). 
Örgütsel Stres Kaynakları Modeli
Stresörler; örgütsel faktörler, bireysel faktörler, fiziksel çevre şartları olarak üç şekilde gruplandırılabilir (Sabuncuoğlu, 1998: 189).
Schermeron’a göre; bir işgörenin işe karşı tutum ve davranışlarını etkileyen kişisel, işle ilgili ve iş dışı etkenler aşağıda görülmektedir (Aydın, 2002: 26).
A.İş İle İlgili Faktörler
İşlerin monoton olması, örgüt ikliminin olumsuz olması, bireyin çalıştığı alanda (masa, büro, bölüm) değişiklik yapılması, vardiyalı çalışma, otokratik yönetim politikası, organizasyon yapısının matriks olması, iletişim sistemi, denetim sistemi, eğitim olanakları, gelişme ve değişmelere yetersizlik, çalışma koşulları (ücret, işe devam, izin, vb), iş güvenliği, yükselme dengesizliği, kariyer beklentilerinin yerine gelmemesi, grupta birliğin ve desteğin olmaması vb. faktörler de stres kaynağı olarak bilinmektedir (Sabuncuoğlu, 1998: 191).
Schafer’e göre ise İş stresinin kaynakları aşağıdaki şekilde sınıflandırılmıştır (Aydın, 2002: 24):
Örgütsel Siyasa
Adaletsiz ve yetersiz performans değerlendirme
Adaletsiz ödeme
Keyfi ve belirsiz politikalar
İşin dönerli olarak verilmesi
 İdealist iş tanımları
Örgütsel Yapı
Aşırı merkeziyetçilik, karara katılmada yetersizlik
Gelişme veya ilerleme fırsatının azlığı
Aşırı biçimsellik
Emeğin bölünmesi ve aşırı uzmanlaşma
Örgütteki birimlerin birbirine bağımlı olmas
Örgütsel Süreç
Zayıf iletişim
Performansa ilişkin dönüt eksikliği
Amaçların belirsizliği veya çatışması
 Temsilcilerin etkisizliği
Yetiştirme programları
Aşağıda Örgüt ile ilgili boyutlar örgütsel siyasalar, yapı, fiziksel koşullar ve süreçler olarak gösterilmiştir (Aydın, 2002: 28).
Makro Düzeyde Örgütsel Stres Kaynakları
İş Gerekleri ve Rol Özellikleri
Çalışma Koşulları
Kalabalık
Gizliliğin korunması
Mekan düzenlemenin kötü olması
Zehirli kimyasal maddelerin varlığı
İş Koşulları
Güvenlik tehlikesi
Hava kirliliği
Radyasyon
Gürültü ve Titreşim
Aydınlatma
Isınma ve Havalandırma
Kişilerarası İlişkiler
Adaletsiz ve saygısız deneticiler
Kabul ve tanınma yoksunluğu
Güven yoksunluğu
Yarışma (Rekabet)
 Temsil sorumluluklarında güçlük
Gruplararası ve grupiçi çatışmalar
İş Gerekleri
Rutin iş
Zaman baskısı ve acele iş teslimatı
İşin çok az beceri gerektirmesi
Başka kişilerden sorumlu olma
Eksik istihdam, fazla istihdam
Rol Özellikleri
Rol çatışması
Rol belirsizliği
Rolün az veya fazla olması
Rol-statü uyumsuzluğu
B.Birey İle İlgili Faktörler
Kişilik
Çalışan bireyler için önemli bir stres kaynağı da kişisel etkenlerdir. Gereksinimler, kapasite (yetenekler) ve kişilik gibi bireysel özellikler, işgörenlerin iş  durumlarını algılama ve tepkide bulunma biçimleri üzerinde etkili olmaktır (Aydın, 2002: 26).
En önemli bireysel stres kaynağı kişilik özelliğidir. Kişilik analiz ve stres ilişkisinde ilk ciddi çalışma Rosenman ve Friedman tarafından 1974 yılında ortaya konmuştur. Çalışmalarındaki kişilikler A ve B tipi olarak belirlenmiş, bunlara yönelik çeşitli özellikler tanımlanmıştır (Sabuncuoğlu, 1998: 192).
Kişinin çevresini nasıl algıladığı, çevresel değişimlere ve ilişkilere gösterdiği tepki onun kişiliğiyle ilgilidir. İşletmeler çalışanlarını bu kişilik tiplerine bakarak değerlendirebilirler. 
1.A Tipi Kişilik Özellikleri
Yükselme ve başarı hırsı, başkalarıyla yarışmak, heyecanlılık, duygusallık, acelecilik, zamana karşı yarışmak, saldırganlık (agresif), işleri hemen bitirme eğilimi, işlere aşırı bağlılık, hareketlerin ve konuşmanın hızlı olması, çabuk öfkelenmek, bir güne bir çok iş sığdırma, sabırsızlık, yanındakilerin yeterince çalışmadığından yakınmak, insan ilişkilerinin zayıf oluşu, dinlenmeyi sevmemek, kişisel ve sosyal yaşantıya zaman ayırmamak, planlamayı zaman kaybı olarak görmek, kuyrukta beklemekten sıkılmak, başkasının sözlerini kesmek, yerinde durmamak ve otururken ayaklarını oynatmak (Sabuncuoğlu, 1998: 192).
A Tipi davranışa sahip kişiler iş başında ve iş dışında daha çok stresli olan kişilerdir. Bu tip kişilerin koroner yetmezliğine yakalanma riskleri, diğerlerine göre iki kat  daha fazladır (Sabuncuoğlu, 1998: 192).
A Tipi Davranış:Friedman ve Rosenman 1950’li yıllarda A tipi davranış gösteren kişilik tipini saptadılar. Bu tipin özellikleri şunlardır (Taştan, 2002: 2)

*Zamanı iyi kullanma konusunda hassastırlar.

*Oldukça saldırgan ve rekabetçidirler.

*Sürekli hareket etmeyi severler ve hızlı yemek yemek alışkanlığındadırlar.

*Aynı anda iki işi yapmak isterler.

*Sabırsızdırlar ve beklemekten nefret ederler.

*İşe yöneliktirler ve işi zamanında bitirmeye önem verirler.

*Rakamlarla boğuşurlar ve başarıyı kazanma derecelerini  ölçmeye çalışırlar.

*Güçlü bir motivasyonları vardır.

*Kendilerine aşırı güvenleri vardır.

*İşlerinde yüksek kaygı taşırlar.

*Çabuk karar verirler.

*Randevularına tam saatinde giderler ve başkalarında da aynı duyarlılığı isterler.

*Duyarlı bir kişilik yapıları vardır.

*Enerjilerini planlarlar.

*Az dinlenir, az spor yaparlar.

*Orkestra şefli kişilik yapısındadırlar.

2. B Tipi Kişilik Özellikleri
İş konusunda çok rahat olmak, zaman ve başarı ile pek ilgilenmemek, işte kalite arayışı, başkalarıyla yarışmamak, sakin ve açık konuşmak, kendisinden emin olmak, sağlığına düşkün ve boş vakti bol olmak, çevreye açık ve sosyal yaşamı seven bir özellik taşımak (Sabuncuoğlu, 1998: 192).
Friedman ve Rosenman’a göre; B Tipi Davranış özellikleri ise şunlardır (Taştan, 2002: 2-3): 

*İvedilik ve sabırsızlık düşünceleri yoktur.

*Gösteri meraklısı değildirler ve sorulmadıkça başarılarını ve yaptıklarını tartışma ihtiyacı duymazlar.

*Oyunu yarışmak için değil, hoşça zaman geçirmek için severler.

*Suçluluk duymadan dinlenirler.

*Sosyal değerler için fazla kaygılanmazlar.

*Zaman esiri olmazlar.

*Ekiple kolayca çalışırlar.

*Karar vermede aceleci değildirler.

*Özel hayatları ile iş hayatları arasında kolayca sınır koyabilirler.

*Eve döndüklerinde günlük hayattan tamamen uzaklaşabilirler.

Psikologlar açısından stres, onu zihninde taşıyan kişiye aittir. Hepimiz günlük, basit gözlemlerimizden, aynı olaya farklı kişilerin farklı tepki ve yaklaşımlarının olduğunu biliriz. Bu farklılık zihinsel şartlardan, sosyal şartlara kadar uzanan değişkenlerden kaynaklanır. Hatta biliriz ki, biz bir gün dış ortamdan gelen uyaranlara gülüp geçerken, bir başka gün aynı olaylara sert tepkiler verebiliriz. Bu sebeple stres olgusu incelenirken, stres verici durumlar kadar onlarla karşılaşan bireyin psikolojik özelliklerinin de ele alınması ve değerlendirilmesi önem taşır. Stres ve stres vericilerin insana etkisi söz konusu olunca, insanın psikolojik bütünlüğünü oluşturan düşünce, duygu ve davranışlarını anlamaya, tanımaya gerek vardır (Baltaş, 1999: 32).
Stres tepkisi, ortamda ne olduğuna bağlı olarak değil, insanın olana nasıl tepki verdiğine bağlı olarak ortaya çıkar. Hissettiklerimiz esas olarak düşündüklerimiz paralelindedir. Bu sebeple stres belirli insanla belirli olayın etkileşiminde ortaya çıkar (Baltaş, 1999: 32).
Kişilik Tipi Ölçeği
Ölçekte gündelik yaşamdaki davranışlara ilişkin ifadeler verilmiştir. Her ifadeye ilişkin davranışlarınızı gözden geçirerek, bu davranışı ne derece gösterdiğinizi, ilgili paranteze (x) işareti koyarak belirleyiniz.
  Her Zaman Çoğu Zaman Bazen Nadiren Hiç

Konuşurken bazı önemli sözcüklerin üzerine basmak

(5) (4) (3) (2) (1)
Hızlı yemek ve yürümek (5) (4) (3) (2) (1)
Rekabetçi olmaya önem vermek (5) (4) (3) (2) (1)
Yavaş çalışan birini görünce rahatsız Olmak (5) (4) (3) (2) (1)
İnsanlar konuşurken sabırsızlanmak ve sözlerini kesmek (5) (4) (3) (2) (1)
Sıra beklemek zorunda kalınca öfkelenmek (5) (4) (3) (2) (1)
Bir başkasını dinlerken bile kendi sorunları ile uğraşmak (5) (4) (3) (2) (1)
Aynı anda birkaç işi bir arada yapmaya çalışmak (yemek yerken bir yandan notlar almak, araba kullanırken traş olmak v.b) (5) (4) (3) (2) (1)
Tatilleri işleri yetiştirmek için kullanmak (5) (4) (3) (2) (1)
Konuşmalar sırasında konuyu kendi ilgilendiği alanlara doğru çekmek (5) (4) (3) (2) (1)
Sadece gevşemek ve rahatlamak için zaman harcandığında suçluluk duymak (5) (4) (3) (2) (1)
İşyerindeki dekorasyonu yada pencereden görünen manzarayı fark etmeyecek kadar işe gömülmek (5) (4) (3) (2) (1)
Yaratıcılığı geliştirmek, sosyal konulara zaman ayırmak yerine, kendini sadece daha çok iş çıkarmak zorunda hissetmek (5) (4) (3) (2) (1)
Daha az zaman içinde daha çok iş çıkarmak için planlar yapmak (5) (4) (3) (2) (1)
Randevularına hep zamanında gitmek (5) (4) (3) (2) (1)
Konuşurken kendi görüşlerini vurgulamak için yumruklarını sıkmak yada masaya vurmak gibi hareketler yapmak (5) (4) (3) (2) (1)
Başarıları hızlı çalışma yeteneğine bağlamak İşlerin hemen ve hızlı yapılması gerektiğine İnanmak (5) (4) (3) (2) (1)
İşleri bitirmek için sürekli olarak daha etkili yollar aramak (5) (4) (3) (2) (1)
Oyunlarda, zevk almak yerine kazanmak için Israr etmek (5) (4) (3) (2) (1)
Başkaları çalışırken sık sık araya girmek (5) (4) (3) (2) (1)
Diğer kişiler geç kaldığında rahatsız olmak (5) (4) (3) (2) (1)
Yemekten sonra hemen masadan uzaklaşıp işe yönelmek (5) (4) (3) (2) (1)
Telaş içinde olmak (kendini sürekli olarak bir şeyleri bitirmek zorunda hissetmek) (5) (4) (3) (2) (1)
Şimdiki iş düzeninden memnun olmamak (5) (4) (3) (2) (1)
Değerlendirme: (Lütfen işaretlediğiniz seçeneğin karşısında bulunan rakamları her bir seçenek için toplayarak genel toplamınızı bulunuz ve bu rakamı soru sayısı olan 25’e bölerek ortalamanızı bulunuz Ortalamanızın aşağıdaki aralıklardan hangisine uygun düştüğüne karar vererek kişilik tipinizi bulunuz)
Diğer Faktörler
Algılama farklılıkları, geçmiş tecrübeleri, aile düzenin bozuk oluşu, boşanma, ölüm, taşınma ve ekonomik sorunlar, kişinin kendisi ile ilgili diğer faktörler olarak sayılabilir.
Aileyi etkileyen stres etkenleri sonucunda anne babanın etkilenmesi ve bazı psikolojik sorunların oluşması olağandır. Aslında her bir stres etkenine karşı farklı bazı belirtiler oluşmasına karşın, genel olarak anne babada oluşabilecek belirtiler şu şekilde sıralanabilir (Aydınlı, 2002: 88-89 ):

*Anne babada depresyon

*Hayata karşı isteksizlik

*Kendi bakımında azalma

*İş motivasyonunda azalma

*Ailesine olan ilgide azalma

*Uyku ve iştah değişiklikleri

*Konsantrasyon düşüklüğü

*Çabuk sinirlenme

*Tahammülsüzlük

*Çocukların sevgi ve duygusal ihtiyacını karşılayamama

*Yalnızlığa eğilim

*Sosyal çevrelerinde uyumsuzluklar

*Halsizlik

*Yorgunluk

*Madde bağımlılığına eğilim

*Aileye ayrılan vakitte azalma vb. gibi birçok belirtiyi anne baba gösterebilir.

Anne babadaki bu tür değişikliklerin işlendiği bir aile yapısının, o ailede yaşayan bireylere ve elbette ki çocuklara çok önemli etkileri olacaktır. Bu etkileri kısa vadede ve uzun vadede etkiler olarak ikiye ayırabiliriz (Aydınlı, 2002: 89 ).
C.İş Dışı Faktörler
Bunlar ekonomik, politik ve teknolojik belirsizliklerdir. Ekonomik belirsizlikler, iş yaşamındaki değişiklikler sonucu ortaya çıkar. Ekonomik dalgalanmalarla ortaya çıkan işsizlik, düşük ücret, haftalık çalışma saatlerinin azaltılması gibi durumlar ekonomik belirsizliğin yarattığı strese örnek olabilir (Taştan, 2002: 4).
Politik belirsizlikler, durağan politik sisteme sahip ülkelerde görülmez, fakat iktidar değişmelerinin yaşandığı ülkelerde güvensizlik ve dolayısıyla da strese neden olur (Taştan, 2002: 4).
Teknolojik belirsizlikler, bilgisayarların, robotların ve otomasyon sağlayan makinelerin gelmesiyle, çalışanların beceri ve deneyimlerini gereksiz kılar ve böylece stres kaynağı oluşturur (Taştan, 2002: 4).
İş dışı olan ancak bireyi işinde de etkileyen stresleri ise ailevi olaylar (yeni bir çocuğun doğumu gibi), ekonomik durum (beklenmedik bir harcama yapılmak zorunda kalınmak) ve kişisel ilişkilerdir (önceden uğraşılan bir hobiden vazgeçmek) (Aydın, 2002: 27).
Thomas Holmes ve Richard Rahe tarafından geliştirilen yaşam olayları ölçeğine (Stres Envanterine) göre stres yaratan değişmeler aşağıda sıralanmıştır (Aydın, 2002: 14-15).

Stres Envanteri

Sıra

Olaylar

Değerler
1 Eşlerden birinin ölümü 100
2 Boşanma 73
3 Ayrılma 65
4 Hapis olma 63
5 Aile üyelerinin birinin ölümü 63
6 Yaralanma veya hastalanma 53
7 Evlenme 50
8 İşten çıkarılma 47
9 Eşle barışma 45
10 Emeklilik 45
11 Aileden birinin sağlığındaki değişme 44
12 Hamilelik 40
13 Cinsel problemler 39
14 Aileye yeni birinin katılması 39
15 İşin yeniden düzenlenmesi 39
16 Finansal durumdaki değişmeler 38
17 Yakın akrabalardan birinin ölümü 37
18 Değişik bir işte çalışmak 36
19 Eşle tartışma sayısında değişiklik 35
20 Çok miktarda borçlanma 31
21 Borç ipoteğinin kaldırılması 30
22 İşte sorumluluk değişmeleri 29
23 Çocukların evi terk etmesi 29
24 Ailevi sorunlar 29
25 Kişisel başarı 28
26 Eşin işe girmesi veya çıkması 26
27 Okulun başlaması veya bitmesi 26
28 Yaşam koşullarındaki değişiklik 25
29 Kişisel alışkanlıkların yeniden değiştirilmesi 24
30 Üstle ilgili sorunlar 23
31 Çalışma saat ve koşullarındaki değişiklikler 20
32 Taşınma 20
33 Okul değiştirme 20
34 Boş zaman faaliyetlerindeki değişiklikler 19
35 Dini faaliyetlerdeki değişiklikler 19
34 Sosyal faaliyetlerdeki değişiklikler 18
37 Küçük miktarda borçlanma 17
38 Uyuma alışkanlıklarındaki değişmeler 16
39 Aileyle birlikte olma sayısında değişiklikler 15
40 Yeme alışkanlıklarındaki değişmeler 15
41 Tatil 13
42 Noel tatili veya dini bayramlar 12
43 Küçük hukuki sorunlar 11
Değerlendirme
0-149 Puan: Düşük derecede stres
149-299 Puan: Orta derecede stres
300’den yukarı: Yüksek derecede stres
İnsan yaşamındaki büyük değişiklikler, izleyen yıl içinde strese bağlı hastalıklara yakalanma riskini de arttırmaktadır. Yukarıdaki ölçeğe göre 150-199 arasında puan alan kişilerin bir yıl içinde hastalanma riski % 37; 200-299 arasında puan alanların % 51; 300’ün üzerinde puan alanların hastalık riski ise %79 olarak bulunmuştur (Aydın, 2002: 15).
Sonuç
Stresin kaynakları konusunda çok çeşitli fikirler ortaya konduğu açıktır. Ancak bireylerin her birinin kendisine özgü doğma, büyüme, gelişme, yaşama farklılığı olduğundan, hatta fizyolojik ve psikolojik yapı farklılıkları olduğundan kesin bir ortak sonuca varılamamaktadır. Olayların her bir şahıs üzerindeki tesiri farklıdır. Ancak şu bir gerçektir ki bireyler büyük veya küçük tüm değişiklikte olumlu veya olumsuz olarak strese maruz kalır. Aslında stres farklılığa, değişime olumlu veya olumsuz karşılık vermektir.

Hazırlayan: Muzaffer BIYIK

2.KÖRFEZ SAVAŞINDA TÜRK DIŞ POLİTİKASI

GİRİŞ

Neden yapıldığını hala anlamakta güçlük çektiğimiz bir savaşı bütün dünya ile birlikte izledik televizyon ekranlarından. Önümüzde cereyan eden bu dram Osmanlı Devleti yıkıldıktan beri diğer Arap halklarının yaşadıkları ile örtüşüyordu. Ve bu dram halkını bile bile cehennemin ortasına atan bir diktatörün gelecek için yol gösteren bir ibret vesikasıydı.

Bu çalışmamızda beraberinde birçok soruyu ve belirsizlikleri getiren II. Körfez Savaşını ve bu savaş çerçevesinde gelişen Türk Dış Politikasını ele alacağız. Şüphesiz Savaş sonrası Irak’ın hala belirsizlikler içinde olması konuyu daha çetrefilli hale getiriyor. Bu konuyu incelemek için ise çok büyük araştırmaların yapılması gerekliliği ortada. Bu Savaş ile ilgili en sağlıklı inceleme ancak Irak bölgesi tamamen normale döndükten sonra yapılabilecektir. Bundan dolayı çalışmamız günlük gelişen olayların bir incelemesi niteliğindedir.

Herkesin dikkatlerini üzerinde toplayan Irak Savaş’ını incelediğimiz çalışmamız üç ana bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, Savaşın daha iyi anlaşılabilmesi için Irak’ın coğrafyasına, siyasi oluşumuna, etnik yapısına, ABD’nin Körfez politikasına ve I. Körfez Savaşı’na kısaca bakacağız. İkinci bölümde, ABD’nin yeni Bush yönetimi ile oluşturduğu güvenlik stratejisine, 11 Eylül olayına ve bu bağlamda savaşın yapılmasının nedenlerini inceleyeceğiz. Çalışmamızın üçüncü ve son bölümünde de genel olarak Türk dış politikasını inceleyeceğiz. İktidara geldiği 3 Kasım tarihi ile birlikte büyük sorunların ortasında kalan AKP iktidarının savaş konusundaki kararsız politikasını diğer karar alıcı unsurlar ile birlikte ele alacak, Türkiye ve ABD ilişkilerini zora sokan Tezkere Krizini, dünya ve Türkiye kamuoyundaki imajımızı olumsuz etkileyen savaş öncesi yapılan pazarlıkları, Savaş sonrası genel olarak Bush ve Blair’e kendi kamuoyları tarafından gösterilen tepkileri irdeleyeceğiz. Bir başlık altında da Türkiye nasıl bir Irak istiyor? Sorusuna cevap arayacağız. Çalışmamız kısa bir değerlendirme ile son bulacak.

SAVAŞA KADAR IRAK

I. IRAK’IN KONUMU

I.I.  IRAK’A BAKIŞ

Yirmi birinci Yüzyıla girdiğimiz yıllarda Amerika 11 Eylül şokuyla sarsılırken dünya encamını henüz kestiremediği bir maceranın içinde buldu kendini. 11 Eylül, ardından Afganistan, ardından da Irak... Bundan sonra ise sıranın kimde olacağı bir tahminden öteye gitmiyor.
Afganistan Savaşının neden olarak 11 Eylül saldırıları misilleme olması savaşın meşru görülmesine sebep olmuş ve hiçbir devletin karşı çıkmaması bir yana destek görmüştür. Ancak Irak’ın gündeme gelmesi hem nedenleri, hem meşruiyeti hem de savaşa uluslar arası sistemde hiçte azımsanmayacak bir direnç gösterilmesi ile hala tartışılmaktadır; uzun zaman da tartışılacaktır. Bu bakımdan Irak Savaşının daha iyi anlaşılabilmesi için genelde Körfez Bölgesi’ne, özelde Irak’ın coğrafyasına, siyasal ve etnik yapısına ve Saddam iktidarına kısaca göz atmanın faydalı olacağı kanaatindeyiz.
I.I.I. COĞRAFYA
Irak konumu itibari ile körfez bölgesinde olmasından dolayı oldukça stratejik bir konumdadır. Özellikle Basra körfezinin burada olmasından ve bölgede petrolün bulunmasından dolayı bölge bütün devletlerin dikkatlerini  üzerine çekmektedir. Körfez ülkeleri arasında Irak 438.320 kilometrekare büyüklüğü ile Suudi Arabistan ve İran’dan sonra gelir. Doğuda İran, kuzeyde Türkiye, batıda Suriye ve Ürdün, güneyde Suudi Arabistan ve Kuveyt ile sınırları çevrilidir. Bütün körfez bölgelerinde ise yaklaşık 100 milyon insan yaşamaktadır.
Irak’ın da içinde bulunduğu Ortadoğu bölgesi ayrıca çok büyük öneme sahiptir. Araplar Cebelitarık Boğazının bir yakasını, Hint Okyanusuna kuzeyden çıkan yolları denetim altında tuttuklarından, oldukça önemlidir. Bundan dolayı bölgeye ABD ve Avrupa tarafından öncelikli statü verilmiştir.[1]
I.I.II. SİYASİ OLUŞUM VE BAAS PARTİSİ
Irak I. Dünya savaşına kadar Osmanlı Devletinin yönetiminde bulunmuş, 1920 yılında İngiltere egemenliğine girmiştir. 3 Ekim 1932 yılında bağımsızlığını kazanmıştır. 1941 yılında ülkede Nazi yanlısı bir darbe girişiminde bulunulmuş, ancak darbe bastırılmış, 1958 yılında Abdülkerim Kasım yönetimimde sol bir darbe gerçekleştirilmiş, 1979 yılında da Saddam Hüseyin bir darbe ile iktidarı eline geçirmiştir.[2] Esasında günümüz Irak’ını oluşturan olaylar zincirinin bizde olduğu gibi II. Meşrutiyet ile başladığı söylenebilir.[3] Irak’ın kaderinde uzun yıllar söz sahibi olmuş Baas partisi ise 1943 yılında Ortodoks bir Hıristiyan Michel Eflak ve Müslüman Selahattin El Biter tarafından Şam’da kurulmuştur.[4] En güçlü konumuna 1948 yılında Suriye’de erişmiştir. Arap ulusçuluğu ve sosyalizmin sentezinden oluşan bir düşünce sistemi vardır. Iraktaki Baas partisi 1958’den beri iktidarda bulunmuştur.[5] II. Dünya Savaşından sonra süper güçlerin Ortadoğu’da hakimiyet kurmak için yöneldikleri başlıca alanlardan birisi Körfez Bölgesi olmuştur ve dolayısı ile Irak çok önem kazanmıştır. Büyük güçler tarafından oluşturulan suni sınırlar, din ve mezhep çatışmaları bu bölgede büyük güçler için zemin oluşturmuş ve adeta istenen bir durum olmuştur.[6]
1979 yılında Baas Partisinin başına geçen Saddam Hüseyin ise 28 Nisan 1937 yılında Bağdat’a 100 km. uzaklıktaki Tikrit kasabasına bağlı El Avca köyünde dünyaya elmiştir. Fakir bir ailede dünyaya gelmiş, baba sevgisinden yoksun büyümüş[7], 10 yaşında dayısı Hayrullah Tulfah’ın yanına kaçmış, askeri okulu çok istediği halde not ortalamasının tutmaması sonucu bu okula girememiş, 19 yaşında Kral II. Faysal’ı devirmeye yönelik bir darbe girişiminde yer almış, 1963 yılında Baas Partisine girmiş ve nihayet 1979 yılında bir darbe ile yönetimi ele geçirmiştir.[8]

I.I.III. ETNİK GRUPLAR, DİNSEL YAPI

Irak nüfus bakımından büyüme gösteren ve halkın %98’i Müslüman olan bir ülkedir. Irakta %73.5 Arap, %21.5 Kürt, %2.4 Türkmen, ve diğer halklar ise %2.5’dir. Ülkede Şii Müslümanlar %53.5, Sünniler %41.5, Hıristiyanlar  %3.6 ve diğerleri %1.4 oranlarında bulunur.[9] Yani Irak’ta üç büyük etnik grup bulunmaktadır. Bunlar sırası ile Araplar, Kürtler ve Türkmenlerdir. Şii Araplar ise büyük bir dini grubu oluşturmaktadır.
I.I.III.I.  IRAK ŞİİLERİ
Bugün Irak’ın nüfusu 24 Milyonun biraz üzerinde tahmin ediliyor. Bu nüfusun ortalama %55’ini Şiiler, %42’sini Sünniler ve geri kalanı % 3’ünü de Süryaniler oluşturmaktadır. Irak Şiileri hemen tamamı Arap olmasıyla İran Şiilerinden ayrılır. Ancak aralarındaki bağlar sebebiyle Amerikan Yönetimi açısından tehdit oluşturmaktadır. Şiiler dünyada üç ülkede çoğunluğu, bir ülkede de nispi çoğunluğu ellerinde bulunmaktadır. Bu ülkeler İran %92, Irak %55, Bahreyn %60’dir. Lübnan’da ise %35 Şii, %30 Hıristiyan, %30 Sünni Müslüman olarak sıralanır. Irak’ta yeni bir siyasi oluşumun arefesinde bulunan Şiiler elde edebilecekleri siyasi güç ile diğer Şiilere de örnek olma durumunda bulunmaktadır ve bu da hem ABD hem de Türkiye için istenmedik bir durumdur. Şiilerin Saddam sonrası Irak’la ilgili düşünceleri genel olarak şöyle özetlenebilir. Şiiler yayınladıkları deklarasyonlarda oluşabilecek üçlü bir federasyonla Bağdat’tan kopmak istememektedir. Bunun yerine ise Kürtlere verilecek federe bir devletin yanı sıra Sünni ve Şii Arapların demokratik temsil prensibine dayalı bir sistem istemektedirler. Yayınladıkları deklarasyonlar ile demokrasi, federalizm ve cemaat haklarının yeni rejimin üzerine bina edilmesini savunmaktadırlar.[10]
I.I.III.II.  TÜRKMENLER
Irak’ın nüfusu Arap, Kürt ve Türkmenlerden oluşmaktadır. Etnik grup olarak Türkmenler nüfus bakımından Araplar ve Kürtlerden sonra gelir. Çoğunluğu Sünni olan Türkmenler, Musul’un batısında yer alan Telafer’den başlayarak, Musul ve çevresi, Erbil, Altunköprü, Kerkük, Tazehurmatı, Tavuk, Tuzhurmatı, Kifri, Hanekin, Karatepe ve Mendeli’ye kadar uzanan bölgede yaşarlar. Türkmen nüfusunun yüzde 20-25’i Şii’dir. Bu Şii nüfus genel olarak Musul, Tavuk ve Tuzhurmatı bölgesinde bulunurlar. Türkmenlerin son yıllarda nüfuslarının yüzde 90’ının merkezi yönetimin hakimiyetinde  olmalarından dolayı örgütlenmeleri mümkün olamamıştır.[11] 1991 körfez savaşından sonra 15.000 civarında Türkmen Türkiye’ye gelmiş 2000 civarı Türk vatandaşlığına geçmiştir.[12]
Savaş sonrası oluşturulan ABD güdümündeki yönetim ile birlikte Türkmenler konusu Türk kamuoyu için daha çok önem kazanmış özellikle Türkmen’lerin dışlandığı ve adeta zenci muamelesi gördüğü yorumları yapılmaya başlanmıştır. Ayrıca Irak savaşına Türkiye’nin destek vermemesin­den dolayı Türkmenlerin cezalandırıldığı da söylenmiştir.[13]
I.I.III.III.  SÜRYANİLER
Süryani parti ve örgütler Saddam sonrası Irak için laik, demokratik bir cumhuriyetin kurulmasını ve Süryanilerin haklarının korunduğu bir otonomi istemektedirler.[14]
I.I.III.IV.  SÜNNİ ARAPLAR
Irak’ta Sünni Arapların yaklaşık nüfusu 4.5-5 Milyondur. Yoğun olarak yaşadıkları şehirler Bağdat, Ramadi, Samarra, Tikrit, Ana ve Hadisa olarak sıralanabilir. Irak’ın Saddam zamanında askeri gücünün 80.000’nin ve iyi eğitilmiş askeri ekibin Sünni Araplardan oluştuğu bilinmektedir.[15]
I.I.III.V.  KÜRTLER
Kürtlerin toplam nüfusları 20 milyon civarında tahmin edilmektedir. Sürekli kamuoyumuzu meşgul eden Kuzey Irak bölgesinde de 5 milyon civarında Kürt yaşamaktadır. Nüfusları az olmasına rağmen iyi örgütlenmiş askeri yapıları vardır. Bundan dolayı Şiilerden fazla etkinlikleri vardır. Osmanlı Devletinin son dönemlerinden beri bölgede bağımsız hareket etme temayülü göstermişler ve hali hazırda siyasi yapıları bağımsızlık fikri temeli etrafında gelişmiştir. Irak Kürtlerinin kurucu rol üstlendiği 35 siyasi parti ve örgüt bulunmaktadır. Bunların en güçlüleri Irak Kürdistan Demokratik Partisi (IKDP), Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği (IKYB)’dir. Bu örgütler çerçevesinde Mesut Barzani ve Celal Talabani ismi önem kazanmaktadır. Ayrıca son zamanlarda İslami Hareket’te önem kazanmaya başlamıştır.[16]

Bütün gayretlerini bağımsızlık temeline oturtan Kürtlere ABD’nin beklenmedik bir şok yaşatabileceği de gözden uzak tutulmamalıdır. ABD böyle bir ayrılığı desteklemeyeceğini açıkça belirtmiş,[17] bu durum da politikalarını federalizm adı altında yürütmeleri fikrini beraberinde getirmiştir. Nitekim 08.01.2004 tarihinde Irak Kürdistan Demokrat Partisi (IKDP) lideri Mesud Barzani ile Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği (IKYB) lideri Celal Talabani Irak Geçici Hükümet Konseyi (GHK) üyeleri ile bir araya gelerek Irak’ın kuzeyinin statüsünü görüşmüş, Talabani yaptığı açıklamada, Irak halkının yararına hareket ettiklerini söylerken, Irak’ı parçalara bölmek amacıyla hareket etmediklerini belirtmiştir.[18]

I.II. ABD’NİN KÖRFEZDEKİ POLİTİKASI
İngiltere 1971’de Basra Körfezinden çekilmiş bu da ABD’nin kendini etkin bir biçimde bölgede kendini göstermesini sağlamıştır. Ancak 1971 yılına kadar ABD’nin bölge üzerindeki politikası Ortadoğu’nun devamı niteliğindedir. Bölgede petrolün bulunması ABD’nin bölgeye olan ilgisini arttırmıştır. Ancak bu ilgiden bölgenin stratejik konumu da etkilidir. ABD’nin Körfez Bölgesine girişi 1920’li yıllarda petrol şirketlerinin bölgeden petrol ayrıcalığı elde etmesi ile başlamıştır. Burada İngiltere’ye petrol sevkıyatının güvenliği konusunda yardımcı olmuştur.[19] Zaman içerisinde ABD’nin bölge ile ilişkileri gün geçtikçe daha da artmış günümüze kadar kopmayacak şekilde gelişme göstermiştir. Bundan dolayı ABD bölgede kendinden başka kendi menfaatlerini tehdit eden ikinci bir gücün varlığına çok soğuk bakmaktadır. [20]
İsrail Devletinin kuruluşunda ABD ve İngiltere’nin çok aktif rol oynamaları Müslüman ülkelerin ve özelliklede bu bölgedeki Arap ülkelerinin düşmanlıklarını arttırmıştır. Körfezde ki menfaatleri yüzünden ABD, Arap İsrail savaşında (1948) tarafsız görünmeye çalışmış ise de kendilerine duyulan nefretin önüne geçememiştir. Ayrıca ABD’nin silah satışlarında Ortadoğu Bölgesinde büyük yer tutması bu bölgenin huzurlu bir şekilde neden yaşayamadığını da açıklamaktadır. ABD yılda 7 Milyar dolarlık silah satışı yapmaktadır ki Ortadoğu’nun barış ve huzura kavuşması tabi ki kendilerine gelecek rantın azalmasına sebep olacaktır.[21]
ABD politikası Başkan Nixon döneminde değişme göstermiş ve Körfez bölgesinde ABD’nin çıkarına ters olacak şekilde herhangi bir saldırı veya tehdit olması halinde güç kullanılacağı ortaya çıkmıştır. Buna bağlı olarak bölge ülkeleri ile ilişkiler kurularak üst ve liman kolaylığı sağlanmaya çalışılmış ayrıca Hint Okyanusunda ki askeri varlıkları da güçlendirilmiştir.
Körfezdeki politikaların başka bir temelini de İsrail’in güvenliği oluşturmaktadır. ABD bölgede genel olarak güç dengesi diye tanımlanabilecek bir politika izlemiş birinci Körfez Savaşından sonra ise bu politika bölgeyi tamamen kontrol altına alma politikası olarak değişmiştir.[22]
I.III.  TÜRKİYE VE ABD
Türkiye bulunduğu konum itibariyle  Batılı devletler için büyük öneme sahip bir yerdedir. Çünkü Batıyı Ortadoğu Bölgesine bağlayan bir köprü niteliğindedir. Soğuk savaş zamanında da Sovyetler Birliği ile Ortadoğu ülkeleri arasında da stratejik bir tampon bölgesi olmuştur.[23] 1980lerde Türk İsrail ilişkilerinde gelişme görülmesi ABD ile ilişkileri güçlendiren bir faktör olmuştur. Türkiye ve İsrail ABD’nin bölgede ki en yakın müttefikleri olmuştur. Bundan dolayı Türk-İsrail ilişkilerinin kuvvetlenmesi dolaylı olarak ABD ile ilişkilerin güçlenmesini de beraberinde getirmiştir. Rahmetli Cumhurbaşkanımız Turgut Özal İsrail’den oldukça fazla yararlanmak istemiş 1985 yılında ABD’ye yaptığı bir ziyaret sırasında bu ülkedeki en güçlü konumu da olan Yahudi Lobileri ile ve İsrail’in Büyükelçisi ile gizlice görüşmüş, kendilerinden İsrail ile ilişkileri geliştirme karşılığında kongrede Türkiye’ye destek sözü almıştır.[24]
I.IV.  I.KÖRFEZ SAVAŞI
Irak 2 Ağustos 1990 günü Kuveyt’i önce işgal sonra da ilhak ettiğini açıklamış böylece de Körfez krizi çıkmıştır.[25] Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesinin başlıca sebebi Kuveyt’i ayrı bir devlet olarak görmemesi veya görmek istememesidir. Onlara göre Kuveyt Irak’ın topraklarından bir bölümünü gasp etmiş ve hala Irak’a bağlı bir vilayet hükmündedir. Ve kanaatimizce Saddam’ı böyle bir işe sevk eden en önemli etken de budur.[26] Nitekim Saddam’da gerekçe olarak Kuveyt’in haklı olarak Irak’a ait olduğunu, batılı emperyalistlerin zorla bu ülkeyi kendilerinden ayırdığını ileri sürmüştür.[27] Ayrıca Irak İran-Irak savaşı sırasında bazı maddi fedakarlıklarda bulunduğunu bundan dolayı bazı borçlarının silinmesi gerektiğini hatta Irak–Kuveyt sınırının tekrar tespit edilmesi  gerekliliği üzerinde durmaya başlamıştır. 31 Temmuz 1990 ‘da Irak ve Kuveyt heyetleri Cidde’de bir araya gelmişler petrol sınır ve mali konularda görüşmüşlerdir.[28] Ancak heyet görüşmelerden bir sonuç alamayınca Irak 1Ağustos’u 2 Ağustos’a bağlayan gece Kuveyt sınırına yığmış bulunduğu 150 Bin kişilik ordusuna işgal emri vermiş. 7 saat sonra da başkent Kuveyt’e girilmiştir.[29] Bu işgal sonucunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplanarak 660 sayılı kararı almıştır. Bu karar Irak’ın Kuveyt’ten derhal ve şartsız olarak çekilmesini sorunların çözülmesi için görüşmelerin yapılmasını içeren bir karardır. Savaş çıkmadan önce BM Güvenlik Konseyi 12 defa toplanmış 12.kararında ABD liderliğindeki çok uluslu güce kuvvet kullanma izni çıkmıştır.[30] 17 Ocak 1990 günü ABD Başkanı George Bush çöl fırtınası harekatının başladığını duyurmuş ve fiilen savaş bugün başlamıştır. Türkiye, ABD ve çok uluslu güce siyasi destek vererek NATO Hava üssünü kullandırmaya başlamıştır.[31] 15 Şubat 1990’da Irak yönetimi BM Güvenlik Konseyinin 660 sayılı kararını şartlı olarak çekilmek kaydıyla kabul ettiğini açıklamış 26 Şubat’ta Saddam Hüseyin Kuveyt’ten çekileceğini ancak Kuveyt’in ebediyen Irak toprağı olarak kalacağını söylemiştir. 27 Şubat günü ABD’nin tamamen üstünlüğü ele alması ile birlikte ateşkes ilan edilmiş 28 Şubatta ateşkes yürürlüğe girmiş fiilen savaş sona ermiştir.[32] Eğer Saddam Hüseyin Kuveyt’i almayı ve elinde tutmayı başarsaydı OPEC üretiminin yüzde 20, Dünya petrol rezervlerinin de yüzde 20 doğrudan kontrolünü ele geçirmiş olacaktı.[33] ABD tarafından neden bu kadar acele ve şiddetli bir şekilde bu harekatın yapıldığının da bir izahıdır bu gerçek.

Türkiye Körfez Krizinin ilk gününden itibaren Irak karşıtı cephede yer almış bunda Irak’ın PKK”ya verdiği destek, aşırı silahlanması ve Türkiye’nin Güney Doğu Anadolu’daki  projesine karşı takındığı tutum etkili olmuştur. [34] Turgut Özal savaş esnasında klasik dış politikanın dışına çıkarak oldukça aktif bir politika izlemiş ancak bürokrat kesim Türkiye’nin tedbirli hareket etmesini gerektiğine inanmış ve Özal’ı bu yönde uyarmıştır. Dışişleri Bakanlığının tedbirli olunmalı diye algıladığı durumu Turgut Özal fırsat ve avantajlardan yararlanılmalı olarak algılamıştır. [35] Aslında Özal bütün politikacılardan ve dış politika uzmanlarından daha gerçekçi olmayı başarmıştır. O da şudur: Özal, Körfez Krizinin bizi çok yakından, hatta diğer bütün devletlerden fazla ilgilendirdiğini başından beri anlamıştır. Irak’ın savaştan önceki üstün silahlarla bize nasıl bir tehlike oluşturduğunun farkında idi. Bu yüzden muhalefetin baskılarına rağmen BM tarafından oluşturulan koalisyona katılmanın ve konulan ambargoyu uygulamanın sadece zorunluluk değil aynı zamanda çıkarlarımıza da uygun olacağı kanısındaydı.[36] Bu savaşta Türkiye geleneksel politikasını Özal ile birlikte değiştirerek aktif taraflılık politikası izlemiştir. Bu bağlamda Cumhurbaşkanı Özal, Iraklı bir temsilcinin kendisini ziyaret edip Kuveyt’ten çekilmeyeceklerini söylemesi ve işbirliği teklif etmesinin hemen ardından 5 Ağustos 1990’da yine ABD Başkanı Bush’u arayıp, Bush’a, ambargonun yetmeyeceğini, derhal askeri operasyonları düşünmek gerektiğini Saddam’ın, Kaddafi’den daha tehlikeli biri olduğunu, ve Saddam’ın gitmesi gerektiğini söylemiştir. Ayrıca Bush’a savaşmayı reddeden 120 subayı ‘daha dün’ kurşuna dizdiğini hatırlatmış, eğer abluka çok katı olursa, halkın Saddam’ı devirebileceği görüşünde olduğunu bildirmiştir. Ancak Irak’ın ambargoya sonuna kadar direneceğini kendisine aktarmıştır.[37]

Türkiye bu savaşla birlikte yıllardır Arapların sorunlarına karışmama politikasını bırakıp bizzat ABD bloğunda yer alarak aktif bir politika izlemiştir. Savaştan sonra Irak’ın kuzeyinde uçuşa yasak  bölge uygulamasına başlanmış ve kuzeyden Saddam çıkarılmış, burada özerk bir yönetim kurulmuştur. İncirlikte Çekiç Gücün konuşlanması ile birlikte Türk kamuoyu üzerinde Çekiç Gücün PKK’ya yardım ettiğine dair kanaat güçlenmiş ve hoşnutsuzluk oluşmuştur. İleride de bahsedeceğimiz Türkiye’nin Kuzey Irak’ta oluşabilecek bir Kürt Devletine karşı duyduğu hassasiyetin altında da kanaatimizce bu yatmaktadır. Nitekim Çekiç Gücün bölgeye konuşlanmasından sonra da PKK terörü hız kazanmaya başlamıştır.[38] 2. Körfez Savaşı’nda da yaşanan gerilimin temelinde de bu güvensizliğin yattığının söylenmesi yanlış olmaz. Hatta iki müttefik arasında da politikaların net bir şekilde ortaya konmamasından dolayı yanlış anlamalar bulunduğu da ileri sürülebilir.

Yaklaşık 205.500 Iraklının Birinci Körfez Savaşı sonrasında öldüğü, ölümlerin 35.000 inin savaş sonrası sivil çatışmalarda, 111.000 inin de altyapının yok edilmesi sonucu gerçekleştiği belirtilmektedir. BM yaptırımlarının 12 yıl boyunca uygulanması sonucunda ise çocuk ölümlerinde 370 bin ile 530 bin arasında bir artış olmuştur.[39]

Ağustos 1990’da Irak Kuveyt’i işgal etti. Bu hareket en azından acil bir tehdit oluşturuyordu. Birleşik Devletlerin cevabı, Iraklıları Kuveyt’in dışına sürdüğü ve iyi bilinen askeri ve politik nedenlerle daha ileri gitmemeye karar verdiği Körfez Savaşıydı. Fakat bu savaş Saddam Hüseyin’i iktidarda bıraktı.
II. KÖRFEZ SAVAŞI VE TÜRK DIŞ POLİTİKASI
II. ABD’NİN SAVAŞI
II.I. ABD’NİN YENİ GÜVENLİK STRATEJİLERİ VE YANSIMALARI
Sovyetler Birliği’nin ve bu ülkenin önderliğini yaptığı Varşova Paktı’nın dağılmasıyla birlikte, 1990’ların başından itibaren zamanın Amerikan başkanı George Bush’un Yeni Dünya Düzeni olarak adlandırdığı döneme girilmiştir.[40] Bu dönemde Amerikanın temel üç politikasının olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hegemonyasını korumak, buna göre yeni bir dünya düzeni oluşturmak ve başka bir rakip gücün oluşmasını engellemek.[41] Ardından gelen Clinton yönetimi ile bu strateji ile bağlantılı ancak şiddet meyli göstermeyen bir strateji yürütülmüş, George W. Bush ile de kendilerini tehdit edebilecek bir oluşumu daha başlarken vurmayı amaçlayan bir strateji oluşturulmuştur. 11 Eylül saldırılarının ardından bu strateji uygulamaya konmuş, bu bağlamda Afganistan’a ve Irak’a savaş açılmıştır. Bu bağlamda Irak Savaşı daha bir önem kazanmaktadır. Çünkü Irak Savaşı kendi içinde bir savaş değil ABD’nin tek taraflı olarak Orta Doğu’yu ve sonra da dünyayı yeniden yapılandırma projesinin ilk adımıdır.[42] Bu savaşta İngiltere’de ABD ile birlikte yer almıştır. ABD ve en yakın müttefiki İngiltere’nin ittifaklarında her iki devletin de çıkarları vardır. ABD yalnız kalmama, destek sağlama ve askeri destek amacı gütmüş, İngiltere ise uluslararası sistemde aktif rol alabilme imkanı bulmuş ayrıca ABD aracılığıyla Ortadoğu’ya açılma planı yapmıştır. Yine ABD İngiltere sayesinde AB’nin direncini kırabilmiştir.[43] Nitekim AB Savaş konusunda ortak bir politika üretememiş, üyeler arası ortak bir görüş oluşturamamıştır.[44]
17 Eylül 2002 tarihinde ABD Başkanı tarafından imzalanarak yürürlüğe giren Yeni Güvenlik Stratejisi toplam 9 bölümden oluşmaktadır. Kısaca birinci bölümde ABD’nin uluslar arası stratejisi gözden geçirilmekte ABD’nin dünyada bir eşinin ve örneğinin olmadığı belirtilmektedir. İkinci bölümde insan onuru ve hakları üzerinde durulmakta özgürlüğü ve adaleti savunma gereği vurgulanmaktadır. Üçüncü bölümde ABD’ye ve onun dostlarına karşı saldırıları önlemeye çalışmak ve küresel terörizmi yenmek için uluslar arası dayanışmanın güçlendirilmesi üzerinde durulmaktadır. Teröristlerin izole edilmesi için bölgesel müttefikler ile gayretlerin birleştirilmesi askeri, mali ve politik destek sağlanması öngörülmektedir. Dördüncü bölümde bölgesel sorunların üstesinden gelinebilmesi için işbirliğinin gerektiği ve müttefikler arasında dayanışmanın gerekliliği üzerinde durulmaktadır. Büyük güçler arasındaki rekabet bölgesel sorunlar ile birleşince insan haklarına saygıyı azaltacaktır. Beşinci bölümde kitle imha silahları üzerinden gelen tehdidin önlenmesi üzerinde durulmaktadır. Radikalizm ve teknoloji bileşimi en ciddi sorunlar arasında gösterilmektedir. Asi olarak tanımlanan devletlerin terörizme destek verdikleri ulusal kaynakları şahsi menfaatlerinde kullandıkları hassas askeri teknolojiler ve kitle imha silahları edinmeye çalıştıkları belirtilmekte bundan dolayı bu devletlerin büyük bir tehdit kaynağı olduğunun altı çizilmektedir. Altıncı bölümde serbest pazar ve ticaret üzerinde küresel ekonominin canlandırılması öngörülmektedir. Bu bölümde gelir artışının sağlanmasının olumlu etkilerine dikkat çekilmekte ABD’nin ekonomik büyümeyi ve hürriyetleri destekleyeceği ifade edilmektedir. Belgenin Yedinci bölümünde demokrasinin yeniden yapılandırılması ve gelişmenin yaygınlaştırılması üzerinde durulmaktadır. Bu bağlamda terörle savaşa devam edileceği ve bütün insanlar için daha iyi bir dünyanın oluşturulacağı ifade edilmektedir. Sekizinci bölümde küresel güç merkezleri ile işbirliğini gerektirecek gündemler oluşturulması gerektiğinin altı çizilmektedir. Belgenin son bölümünü ise ABD’nin ulusal güvenlik yapısının değişen zamana ve 21. yüzyılın gereklerine göre fırsatları karşılayacak şekilde yeniden yapılandırılması oluşturmaktadır.[45] Konumuz itibariyle doktrinin en çarpıcı noktasını şu cümle oluşturmaktadır. “ABD, Haydut Devletleri ve onların terörist dostlarını bizi ve müttefiklerimizi kitle imha silahları ile tehdit eder hale gelmeden önce durdurmaya hazır olmalıdır.”[46] 
Körfez savaşı öncesinde dünya güç dengesi iki süper güç olan ABD ve eski SSCB’nin ekseninde oluşmaktaydı. SSCB’nin dağılması ile dünya güç dengesi ABD lehine dönmüştür. Bu dönüş sürecinde meydana gelen boşlukta Körfez Krizi ortaya çıkmıştır. Söz konusu Krizin hemen ilk gününde ABD başkanı Bush, yeni dünya düzenini gündeme getirmiştir. Körfez Savaşı, yeni dünya düzeninin aslında ABD’nin Ortadoğu’yu tam olarak kontrol etme ve bölgeye tam hakim olma isteğinin bir planı olduğunu ortaya çıkarmıştır.[47]
Nihayetinde Amerika, dünyanın stratejik olarak önemi bulunan her tarafındaki donanmaları, hava üsleri ve kara kuvvetleri ile yerkürenin her yerine gerçekten erişebilme kapasitesine; ayrıca da acil bir tehlike durumu karşısında bu pozisyonları takviye  edebilme kabiliyetine sahip olan tek ülkedir. 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgaline verdiği karşılık bu yeteneklerin esnekliğini ve kapsamını ortaya koymuştur. Birkaç ay zarfında Suudi Arabistan’a 1500 uçak ile 500.000 asker gönderip Akdeniz’i, Basra Körfezini ve Hint Okyanusunu uçak gemileri ile doldurarak bu en son zamanlarda eşi emsali görülmemiş bir askeri güç sergilemiştir. Soğuk Savaşın tarihe karıştığı günümüzde ABD’nin dünya yüzüne yayılmış kuvvetlerin sayı ve kapsamında önemli indirimler yapılmaktadır. Ne var ki ABD 1941 öncesinde ki ne kendi ülkesinin ne de yönetimindeki ada ülkelerinin dışında hiçbir yerde tek bir Amerikan birliğinin bile üstlenmediği dönemdeki politikasına dönmesi olağanüstü bir gelişme olacaktır. Irak ve Libya gibi rejimlerin yıllardır devam etmesi büyük ve esnek kabiliyetli kuvvet bulundurmasına bir mazeret teşkil etmiş[48], 11 Eylül sonrası oluşan havada ABD, bu kuvvetleri istediği yere daha tehlike gelmeden gönderebileceği ve orayı vurabileceği argümanını ileri sürmektedir.Yani  Amerika kendisine yönelik doğrudan bir saldırı olmadan da tehdit olarak algıladığı hedefleri vurma hakkını kendinde görüyor. Bu ABD'nin soğuk savaş yıllarından beri yürüttüğü, sadece saldırıya uğradığı anlarda karşı saldırı hakkını kullanma stratejisinden kesin bir dönüşü temsil etmektedir. Bu durumda sadece Irak değil, herhangi bir ülkenin askerî yapılanması da Amerika tarafından "potansiyel düşman" algılamasına girebilmektedir. Açıkçası Amerika dünya üzerinde kurduğu hegemonyasına karşı herhangi bir rakip istememektedir. Ortaya çıkabilecek rakiplerin de Amerikan saldırı sahasında olduğu ilan edilmektedir. ABD'nin birincil amacı, küresel istikrarın sağlanmasına yönelik olarak dünya genelinde ekonomik ve siyasal güce dayalı yaygın bir etki yaratmak ve bunu askerî kuvvetlerle desteklemektir. Söz konusu amacın, dünyanın bütününe yönelik açık bir talep olarak anlaşılmaması beklentisiyle ABD, ikincil amaç olarak da bu türden bir etki yaratma faaliyetini tek taraflı olarak gerçekleştirmekten kaçındığını belirtmektedir.[49] Yeni Amerikan güvenlik doktrininin pratik yansımalarını 11 Eylül olaylarından itibaren dünyanın değişik yerlerinde görmekteyiz. Afganistan savaşı sonrasında Amerika'nın dünya çapında giriştiği eylemleri herhangi bir uluslararası hukuk normuyla bağdaştırmak oldukça zor görünmektedir. Bu bağlamda Amerikan dış politikasına şekil vermekte olan “önleyici saldırı doktrini” uluslararası ilişkilerde son derece tehlikeli bir örnek teşkil edebilir. Bu doktrini diğer ülkelerin de kendi güvenlik stratejileri çerçevesinde uygulamak istemeleri gayet doğal sayılmalıdır. Bush yönetiminin uluslararası hukukun yerine güce dayalı bir düzen kurma girişimi bütün dünyayı bir savaş alanına çevirecek etkiler meydana getirecektir. Yeni Amerikan güvenlik stratejisinin ilk uygulama alanı ise Irak olmuştur.
II.II. 11 EYLÜL VE IRAK
Şüphesiz 11 Eylül ABD güvenliği ve dolayısı ile yeni uluslararası durumda bir dönüm noktası olmuştur. 11 Eylül’den ilk nasiplenen de El-Kaide ve Afganistan olmuştur. 11 Eylül saldırısı, ABD'nin Afganistan bağlantılı askeri önlemleri gerçekleştirmesinin meşruiyetini kazandıran bir etki yaratmıştır. ABD, uluslararası alanda hiçbir tartışmaya izin vermeyecek kadar açık olan bu olay sonrasında saldırıya uğrayan ülke durumu gereği bir “meşru müdafaa” hakkı ve buna bağlı bazı ayrıcalıklar kazanmıştır. ABD, saldırının doğrudan kendisini hedef almadığını, bu saldırının uygarlık ve özgürlük merkezine yönelik olması bakımından tüm özgür ve uygar toplumlara yapıldığını ileri sürerek bir genellemeye gitmiştir.[50] Irak, Saddam Hüseyin ve şüphesiz 11 Eylül, Amerika’nın güvenlik stratejisini temelden değiştirmiştir. Soğuk Savaş döneminde nükleer stratejisini caydırıcılık kavramı üzerine inşa eden ve 50 yıl bundan sapmayan Amerika, bugün nükleer stratejisini yeni, başka ve tehlikeli bir zemine oturtmuş durumdadır.[51] Irak'a karşı 1991 savaşı neticesinde Irak fiili olarak üçe bölünmüş, Saddam idaresi 36. paralel ile 32. paralel arasına sıkışıp kalmıştır. Fakat Saddam'ın iktidarda kalmaya devam etmesi özellikle ABD yönetimini rahatsız etmeye devam etmiş ve 11 Eylül saldırıları sonrası oluşan yeni hava ile beraber günümüzde Saddam yönetimini sona erdirmeye ve Irak'ı silahsızlandırmaya yönelik yeni bir savaşı başlatmıştır.[52] “Bush Doktrini” olarak tanımlanan ve ulusal güvenlikle ilgili olan bu yeni belge şunlara vurgu yapmakta: “Ulusumuzun karşı karşıya kaldığı en önemli tehlike, radikalizm ile teknolojinin kesişme noktasıdır”. Amerika’nın harekete geçme kararlılığını göstermesi gerekmektedir. “Dolaysız hedefimiz, küresel çapta harekete geçebilen terörist örgütler ve her terörist veya terörizmi destekleyen ve kitlesel imha silahlarını ele geçirip, kullanmak isteyen ülkeler olacaktır... Birleşik Devletler hiç bıkmadan uluslararası birliğin desteğini istemesine rağmen, savunma hakkımızı gerektiğinde önleyici bir saldırı ile tek başımıza kullanmaktan da geri durmayacağız... Uluslararası hukuk yüzyıllardan beridir ulusların kendilerini tehlike arz eden güçlere karşı savunmak için illa saldırıya uğramaları beklemeden harekete geçmelerini bir hak olarak tanımaktadır”.[53] Tabii ki bu gerekçe ABD’ye istediği anda istediği yere vurabilmesi için bir temel oluşturmaktadır. 11 Eylül’den önce ABD’nin Orta Doğu politikasında esas olan etkenlerin; Batı dünyasını besleyen petrolün ve bu petrolün ulaşımını sağlayan yolların ve Basra Körfezi’nin güvenliği ile İsrail’in güvenliğini sağlamak olduğunu görmekteyiz. 11 Eylül saldırısı sonrasında ABD’nin Orta Doğu politikasına etki eden iki boyutun daha ortaya çıktığını müşahede etmekteyiz. Bunlardan biri Orta Doğunun kitle imha silahları deposu haline gelmesini önlemek, diğeri ise gittikçe önemli bir tehdit olarak ortaya çıkan terörün kaynağı haline gelmesine mani olmaktır. Uygulanmak istenen politikanın amacı da, yukarıda ifade edilen hususları yerine getirerek, Orta Doğudaki rejimlerine güvenilmeyen devletleri, uluslararası sisteme uygun hale getirmek ve tehdit olmalarını önlemektir. Bu bağlamda Saddam yönetimindeki Irak, ABD tarafından potansiyel bir tehdit olarak algılanmakta ve özellikle kitle imha silahları ve nükleer silah açısından ABD’nin güvenliğine, bölge ve dünya istikrar ve barışına etki etmeden tehdit olma niteliğine son verilmesi gereken bir ülke olarak nitelendirilmiştir.[54] 17 Mart 2003 günü George W. Bush ‘bu (savaş) bir otorite meselesi değil bilakis bir kararlılık meselesidir’ diyerek ABD’nin bu konudaki tutumunu özetlemiştir [55].
Irak Savaşı ile birlikte 11 Eylül oluş biçimi ve sonuçları bakımından daha çok önem kazanmıştır. Amerika gibi güçlü bir ülke için şüphesiz 11 Eylül’ün siyasi yönü ekonomik yönünden çok daha önemli olmuş Amerikan ideallerinin ve hayalden başka bir şey olmadığını göstermiştir. Bu bakımdan 11 Eylül’ün en büyük etkisi maddi değil manevi olarak görülmüş Amerikan toplumunu tam bir travmaya sokmuştur.[56] 11 Eylül saldırılarından sonra oluşan ortamı fırsat bilen ABD 1991’den sonraki dönem içinde küresel hakimiyetinin kalbi olarak nitelediği Avrasya’ya doğrudan yerleşme stratejisini hayata geçirmeye başlamıştır. Afganistan operasyonu ile birlikte Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan’da üsler kurulmuş ardından Gürcistan’da devam etmiştir. [57]
ABD Soğuk savaş sonrasında artık bir Sovyet tehdidi veya caydırıcı gücü ortadan kalkmış olduğu için BM’de veto yetkisine sahip güvenlik konseyi üyelerinin bulunduğu, uluslararası bir hareketin BM onayına tabi olduğu bir dünya kendisini tatmin etmemekte, kendi çıkarına uygun bulduğu yolda çok daha hızlı hareket etmesini mümkün kılacak bir uluslararası hiyerarşi arzu etmektedir. Irak’ta savaş için BM’ye ültimatom vermesi, BM izin vermese bile biz gerekeni yapacağız demesi, NATO krizi, Almanya-Fransa eksenli AB muhalefetine karşı takındığı tutum hep ABD’nin nasıl bir yeni düzen istediğinin ipuçlarını vermektedir.[58]
II.III. SAVAŞIN SEBEPLERİ
ABD Saddam’ın devrilmesi konusunda Bush yönetimine kadar genel olarak Iraklı muhalifler üzerinden politika yapmakta idi. Clinton 31 Kasım 1998’de Iraklı muhaliflere 97 milyon dolar yardımı onaylamıştı. Bush yönetimi ise kitle imha silahları ve BM silah denetimi kararlarına uymaması konusunda Irak üzerine daha aktif bir şekilde eğilmeye başladı. Nisan 2002’de ABD Başkan Yardımcısı Dick Chenny bu operasyona destek sağlamak amacı ile Türkiye’yi de kapsayan Ortadoğu gezisi yaptı. Ardından Fransa’nın girişimi ile BM güvenlik konseyi 8 Kasım 2002’de BM silah denetçilerinin Irak’a giderek denetim yapmalarını ön gören 1441 sayılı kararı kabul etti. [59]
Genel ABD politikası olarak, politikayı oluşturan ve uygulayan Bush yönetimi rejim değişikliğinin dört sebepten dolayı gerekli olduğunu ileri sürmektedir. Birincisi yönetimin önemle üzerinde durduğu Irak’ın nükleer silah  geliştirdiğine dair iddialardır. Alman hükümeti Irak’ın 2004-2008 yılları arasında nükleer bir silah geliştirebileceğini hesapladıklarını bildirmiştir. Nükleer güce sahip bir Irak Kuveyt’i ve diğer Körfez ülkelerin işgal etmek veya onları baskı altında tutmak için cesaretlenebilir ve bu da ABD’nin bölgedeki güç planları konusundaki girişimlerine engel teşkil edebilir. İkincisi yönetim terörist El Kaide Örgütü ve Irak Hükümeti arasındaki bağlardan endişe duymaktadır. Yönetim Irak ve El Kaide arasındaki mevcut bağlar konusunda  delilleri olduğunu açıklamakta, fakat bu iddia Saddam Hüseyin rejiminin laik doğası ve El Kaide’nin Irak, Mısır, Suriye ve ya Türkiye’deki bu gibi rejimlere doğrudan karşıt ideolojisi sebebiyle havada kalmaktadır. Üçüncüsü Bush yönetimi Saddam Hüseyin’i muazzam ve çoğu kez iyi düşünülmemiş riskler almaya  hazır büyük bir kumarbaz olarak ilan etmiştir. Bu yüzden tehlikeli ve Amerikan misillemesi ihtimaline bakmaksızın ABD ve ya bölgedeki ABD çıkarlarını tehdit edebilir. Dördüncü olarak yönetim Saddam sonrası Irak’ta demokrasi inşa etmek için Irak hükümetini devirmek istemektedir. Tabii ki Saddam Hüseyin’in bir nesil süresince yönetimde olduğu ve sistematik olarak ülkenin politik hayatını yok ettiği göz önüne alınırsa gelecek demokrasi de ihtimal istikrarsız olacaktır.[60]
Bununla birlikte Amerika savaşa girerken bu krizde tek başına belirleyici olma arzusu tepkilere sebep olmuş, harekattan önce bir çok ülke ikna edilememiş hatta Almanya ve Fransa gibi ülkeler açıkça tepki göstermişlerdir. ABD bütün dünyaya yaptığı çağrılarda küresel terörizmi engellemek için uluslar arası işbirliğinin şart olduğunu ve teröre karşı savaşta ABD’nin yanında yer alınması gerektiğini, bu savaşta tarafsız olmanın mümkün olmadığını ilan etmesine rağmen, Afganistan savaşını da dünya Amerika’ya destek verdiği halde Irak krizinde Amerikanın egemen güç konumuna gelmek istemesi ve diğer devletlerin Irak konusunda öne sürdüğü kitle imha silahları ve terörizm gibi konularda ikna edememesinden dolayı tepkiyle karşılanmıştır. [61]
II.III.I. KİTLE İMHA SİLAHLARI VE GÜVENLİK
Irak'ın Kuveyt'ten çıkarılması sonrası önemli problemlerden bir tanesi Irak'ın sahip olduğu kitle imha silahlarının yok edilmesi ve yenilerinin üretilmesinin engellenmesi olarak ortaya çıktı. Bu bağlamda BM Genel Kurulu’ndan çıkarılan 687 sayılı karar ateşkes koşullarının yanı sıra balistik füzeler de dahil kitle imha silahlarının denetimini ve imhasını öngörmekteydi. Bu silahların imha ve denetimi işlerini ise BM Özel Komisyonu (UNSCOM) ve Uluslar Arası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) yürütecekti. Savaştan sonra zayıf düşen Irak, bu kararı 6 Nisan 1991'de kabul ettiğini BM'ye bildirmiştir. Irak 31 Ekim 1998'de kendisinden istenilen bütün koşulların yerine getirilse bile ülkeye uygulanan ambargonun kalkmayacağını ileri sürerek UNSCOM ile işbirliği yapmayacağını açıklamış, bunun üzerine Amerikan ve İngiliz uçakları 16 Aralık 1998'de Türkiye saati ile 23.49'da Çöl Tilkisi Operasyonu'nu başlatmıştır. Ardından Bağdat'tan yapılan açıklamada (19 Aralık) bundan sonra Irak yönetiminin UNSCOM’un Irak'a dönmesine izin vermeyeceği belirtiliyordu.[62]
BM, Irak’ın nükleer, kimyasal ve bakteriyolojik silahları bırakması gerekliliğine yönelik çeşitli kararlar aldı ve bunun belirtildiği gibi yapılıp yapılmadığını denetlemeleri için denetim ekipleri görevlendirdi. BM ayrıca, Irak’a çeşitli biçimlerde ambargolar da uyguladı. Bildiğimiz kadarıyla, o zamandan bu yana on yılı aşkın bir süre boyunca, BM kararlarıyla Irak’a konan kısıtlamalar sistemi önemli ölçüde zayıfladı; ama hiç bir şekilde tamamen kalkmadı.[63] ABD’de yaptığı savaşı da zaten bu gerekçe üzerine oturtmaya çalıştı. Ancak Savaşın bitiminden sonra konuşulan ve yazılan konuların başında hakikaten bu gerekçe ile mi savaşıldığı oldu. Savaştan sonra ABD’nin Irak ile kitle imha silahlarına sahip olmasından dolayı değil, 11 Eylül saldırısından sonra Arap-Müslüman bir ülkeye vurma ihtiyacı hissettiğinden dolayı ABD’nin Irak’a vurduğu ileri sürülmüştür.[64] Ayrıca kitle imha silahları balonunun da ABD tarafından öteki ülkeleri ikna için söylendiğini bizzat ABD’nin yetkili ağızlarından Donald Rumsfeld söylemiştir.[65]
II.III.II. ENERJİ KAYNAKLARI

Savaşın ikinci gerekçesi, petrol başta olmak üzere enerji kaynaklarını kontrol etme isteğidir. Dünyada bilinen petrol rezervlerinin %65’den fazlasının Ortadoğu’da olduğu tahmin edilmektedir. Gerek petrol, gerekse petrolden sonraki diğer önemli enerji kaynağı olan doğalgaz açısından da Kafkasya ve Orta Asya’nın zengin rezervlere sahip olduğu bilinmektedir. Petrole ek olarak Ortadoğu için suyu da bir başka stratejik kaynak olarak eklemek gerekir. Suyun Ortadoğu’nun geleceğinde petrol kadar önemli olacağı stratejik araştırmalarda sık sık vurgulanan bir gerçektir. Enerji kaynaklarını kontrol etmenin, bir anlamda “suyun başını tutmak,” yani geleceğin dünyasında belirleyici bir hegemonik güç olmak anlamına geldiği açıktır. Şu anda hiç bilinmeyen yepyeni bir enerji kaynağı ve teknolojik yapılanmaya geçilmediği müddetçe, Ortadoğu ve Orta Asya’yı kontrol etmek, enerji kaynaklarını kontrol etmek, dünya güçler dengesinde dizginleri elde tutmak anlamına gelmektedir. Bu çerçevede ABD, Batıda AB, Doğuda Rusya, Çin, Japonya ve Hindistan gibi potansiyel süper güçler henüz sahneye çıkmadan suyun başını tutarak gelecekteki rakiplerine karşı büyük bir avantaj yakalamak istemektedir.

ABD yönetiminde gerek geçmişte etkin konumlarda bulunmuş, gerekse halen aktif görev alan birçok kişinin enerji şirketlerinin sahibi veya ortağı olduğu, silah lobileriyle aralarının iyi olduğu bilinmektedir. ABD’nin bu kadar ısrarla savaş istemesinin bir nedeni de yüz milyarlarca dolar kâr fırsatlarının kendilerine yarayacağı enerji ve silah lobisini tatmin etmektir.[66]
Ortadoğu bölgesi hidrokarbon kaynakları bakımından dünyanın en zengin bölgesidir. Her ne kadar Hazar Denizi'nde ve Orta Asya'da yeni petrol rezervleri keşfedilse de Ortadoğu bölgesi hala stratejik öneme sahiptir. Dünya petrol rezervlerinin yaklaşık üçte ikisinin (% 65.3) bölgede bulunması ve işleme maliyetinin düşük olması gerçeği, diğer taraftan dünya bilinen doğalgaz rezervlerinin ise üçte birinden biraz fazlasının (% 36.1) Ortadoğu'da bulunması bölgeyi cazibe merkezi haline getirmekte ve dış güçlerin bölge politikasına müdahale etmelerini teşvik etmektedir.

Dünyada Petrol Rezervlerinin Dağılımı Ortadoğu 65.3, Güney ve Orta Amerika 9.1, Afrika 7.3, Eski Sovyetler Birliği Bölgesi 6.2, Kuzey Amerika 6.1, Asya Pasifik 4.2, Avrupa 1.8’dir.

Dünyada Doğalgaz Rezervlerinin Dağılımı ise Eski Sovyetler Birliği Bölgesi 36.2, Ortadoğu 36.1, Asya Pasifik 7.9, Afrika 7.2, Kuzey Amerika 4.9, Güney ve Orta Amerika 4.6, Avrupa3.1’dir.[67] Petrol zengini bir ülke olan Irak, 1990 yılında ihracatının % 99’unu petrolle sağlamıştır. İhracatta bu oran petrole bağımlılık açısından Suudi Arabistan’dan daha yüksektir. Irak, Kuveyt’i işgali ile dünya petrol rezervlerindeki payını % 9.9’dan, % 19.3’e çıkarmayı hedeflemiştir.
Amerika Birleşik Devletleri, Körfez Savaşı'nı Irak'ın Kuveyt'i işgal ettiği gerekçesiyle başlatırken bölgedeki kontrol planlarının ana hatlarını çizmişti. Ortadoğu petrollerini kontrol etmek isteyen süper güç, bölgedeki askeri varlığını tescilleyecek ve böylelikle dolar-petrol diyalektiğinde istediği dengeyi kurabilecekti. ABD, Ortadoğu'nun yalnızca ekonomik dengeler açısından değil, stratejik dengeler açısından da son derece önemli olduğunu biliyordu. Bölge, konumu itibariyle sürekli sıcak, sürekli gündemde tutulması gereken stratejik anlamda özel bir bölgeydi.[68]
Washington, Körfez Bölgesinden gelen sürekli petrol teslimatının (örneğin Irak tarafından) herhangi bir şekilde tehlikeye girmesini engellemeye kararlı görünmüştür. Ayrıca ABD’li stratejistler Irak’ın son derece yüksek kapasiteli petrol yataklarından sadece Rus, Çin veya Avrupa tekellerinin faydalanması yerine, ABD tekellerinin faydalanabilmelerini güvence altına almak istemektedirler.[69]
Teröre karşı savaş aynı zamanda ABD’nin Hazar bölgesinden gelen petrol ve doğal gazın Batılı piyasalara nakil yollarını koruma düşüncesi ile de bağlantılıdır. Buna benzer girişimler Clinton Hükümet döneminde, Pentagonun Azerbaycan, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan silahlı kuvvetleri ile ilişki kurmasıyla ve bu ülkelere askerî yardıma başlamasıyla da sürdürüldüğü bilinmektedir.[70]
II.III.III. İSRAİL’İN GÜVENLİĞİ
Amerika dışında bu savaşa halk bazında destek veren tek ülke İsrail idi. İsrail’in güvenlik anlayışında özellikle iki Arap ülkesinin özel bir konumu vardı. Irak ve Suriye. İsrail’in bu savaştan beklentisi kendisine bir tehdit olarak gördüğü Irak’ın zayıflatılarak İsrail’in güvenlik ortamının geliştirilmesidir.[71] ABD’nin Irak’a saldırmasının, ardından muhtemelen İran’a ve başka bazı Ortadoğu ülkelerine müdahale etmek istemesinin nedenlerinden biri İsrail’in güvenliğidir. ABD’deki en güçlü lobilerden birinin Yahudi lobisi olduğu bilinen bir gerçektir. Tarihsel nedenlerle Araplarla aralarında yok edilmesi çok güç düşmanlık ve kin bulunan İsrail kendi güvenliği açısından komşu Arap ülkelerinden hiç birinin nükleer güce sahip olmasını, ya da konvansiyonel silahlar açısından vurucu gücü yüksek, ekonomik ve siyasi açıdan güçlü bir ülke olmasını istememekte, bunun için ABD yönetimlerine her dönemde baskı yapmaktadır. Cumhuriyetçi Parti içinde etkin konumda temsilcileri olan bu gruplarla Yahudiler arasındaki ittifak sonuçta ABD yönetiminin İsrail’i kayıtsız şartsız desteklemesi, Filistinlilere yapılan baskı ve zulümlere kayıtsız kalması, İsrail’in BM kararlarına uymamasını sineye çekme sonucunu doğurmaktadır. Vaktiyle İran’a karşı silah ve teknolojiyle desteklenmiş, o günlerin iyi adamı Saddam’ın, daha sonra silahlarının yönünü batıya çevirince birden kötü adam ilan edilmesi, Filistin’e illegal yerleşimler, Filistin şehirlerine karşı girişilen kuşatma ve katliamlara karşı ABD’den, hatta dünya kamuoyundan, ciddi bir ses çıkmamış olması düşündürücüdür.[72] Bush’un Ortadoğu politikasını şekillendirmesinde Yahudi lobiler ve İsrail deki Likut Partisinin politikası örtüşüyordu. Ancak ikinci Körfez Savaşına kadar savaş politikasının  götürülmesini açıkça desteklemediler. Bunu daha çok destekleyenler Şahinler olarak bilinen gruptu ve İsrail’in desteği daha çok savaş fikri üzerine yoğunlaşmıştır.[73]
II.III.IV. İRAN VE İSLAM DÜNYASINI KUŞATMA
Amerika’nın Körfez’deki askerî üsleri, sadece Saddam Hüseyin’in komşularını korumak için kurulmuş değildir. Amerikan bakış açısından bu üsler, Saddam devrildikten sonra da önem taşımaktadır. ABD uzun vadede İran’ın da aynı Irak gibi ABD çıkarları için bir tehdit haline gelebileceğini düşünmektedir. İran ile ABD ilişkileri düzelse dahi, bölgeye konuşlandırılmış güçler Amerikan Güvenlik Stratejisinin bir parçası olmaya devam edecektir.[74]
Bu savaşın ve bölgeye yönelik ABD müdahalelerinin uzun vadeli bir amacı da İslam dünyasına yönelik bir kuşatma sürecini başlatmak olarak düşünülebilir. Bunun bir gerekçesi Komünist sistemin çökmesinden sonra Batının kendi sistemini meşrulaştırmak üzere ihtiyaç duyduğu düşman olarak en güçlü adayın İslam olacağına kanaat getirmiş olmasıdır. Diğer bir gerekçe ise, doğruluğu, gerçeklere uyup uymadığı, hakikatin bir resmi mi, yoksa çarpıtılarak abartılmış bir imaj mı olduğu tartışmalı olsa da, genelde Batının, özelde ABD’nin zihninde terörizmle, tehditle, hoşgörüsüzlük ve demokrasi karşıtlığıyla cisimleşmiş bir İslam imajının olmasıdır. Kanaatimizce bu imajın bazı aşırı radikal Vahhabi unsurların İslam anlayışı ile paralellik arz eden bir boyutu olmakla birlikte, söz konusu imajın daha çok İslam’dan ürken güç odaklarının dünya kamuoyunu İslam aleyhine biçimlendirmek için giriştikleri imaj inşa etme çabasının bir sonucu olduğu söylenebilir.
Başka bir deyişle, İslam’ın temek kaynaklarının, az önce sözü edilen çok sınırlı bir grubun yaptığı gibi, savaşçı ve baskıcı bir yorumla okunabileceği gibi, barışçı ve özgürlükçü bir yorumla okunması da mümkündür ve gerek tarihte, gerekse günümüzde büyük kitlelerce İslam bu ikinci şekliyle okunmuştur. İslam adına kan döküldüğü muhakkak olmuştur, ancak Haçlı seferlerinden Kızılderili katliamına, İspanya ve Almanya’daki Yahudi katliamlarına, I. ve II. Dünya Savaşlarından atom bombasına İslam’ın müdahil olmadığı kanlı savaşlara ve yok etme gayretlerine bakıldığında Müslümanların sicilinin dünya kamuoyunda bugün yaratılan kan dökücü-terörist imajını hiç de hak etmeyen bir sicil olduğu söylenebilir. İletişim olanaklarının gelişmesi ve kariyer sahibi birçok Batılı aydının Müslüman olması gibi faktörlerin etkisiyle medyaya yansıyan İslam imajının doğru bir imaj olmadığı gerçeğinin farkına varan Batılıların sayısı giderek artsa da, ellerinde medya ve eğlence sektörünün gücü olmadığından bu konuda daha epey sıkıntılı bir sürecin yaşanacağı anlaşılmaktadır.[75]
III. AMERİKA’NIN SAVAŞI VE TÜRKİYE
III.I.  SAVAŞA KADAR TÜRKİYE
Genel olarak Türkiye’nin bu savaşta politikası savaşın içine tamamıyla girmek istememesi ve hangi tarafta yer alacağına bir türlü karar verememesi ile çok konuşuldu. Türkiye’nin Irak konusunda genel olarak Irak’ın toprak bütünlüğünden yana olduğu ve bundan taviz verilemeyeceği politikasını güttüğünü söyleyebiliriz.[76] Bu bölümde savaşa kadar ve genel olarak savaşta Türk Dış Politikasını inceleyeceğiz. 
III.I.I. ‘SAVAŞ’ İKİLEMİ VEYA POLİTİKASIZLIK
Türkiye savaşa kadar oldukça kararsız davranmış, hangi cephede yer alacağına bir türlü karar verememiştir. 1. Körfez Savaşında uğradığı zararlar, ortada uluslar arası hukuk açısından somutlaşmış herhangi bir mazeretin olmaması, kamuoyunun büyük oranda savaşa karşı oluşu ve gerçekten Türkiye’nin bir kısırdöngü içerisinde kalması bu kararsızlığı oluşturan nedenler olarak söylenebilir. AKP yönetiminin bir yandan Meclis’in tezkere kararını kendi tabanına ABD direnci imiş gibi propaganda etmesi diğer yandan Amerikan basınına mülakatlar vererek günah çıkartmaya çalışması en başta savaş konusunda hükümetin her hangi bir politikasının olmadığını da göstermiştir.[77] Ayrıca Türkiye en önemli müttefiki olan ABD’ye karşı olmak gibi bir durumla da karşı karşıya kalmak istememiştir. Irak’a savaş konusunda tüm askeri ve diplomatik hazırlıklarını aylardır sürdüren ABD aynı zamanda savaş sonrası ortama siyasi ve ekonomik tüm alanlarda hazırlanmaya çalışmıştır. Savaş sonrası için öylesine detay konulara girilmiştir ki savaştan sonra Irak’ın ihtiyaç duyacağı un ve un mamullerinin karşılanması için Amerikalı üreticiler ve tüccarlar ile Pentagon arasında görüşmeler dahi yapılmıştır. Petrol gibi daha kritik ürünlerde ise hazırlıklara daha fazla önem verilmiştir. Buna karşın Türkiye’nin izlediği politika daha çok ‘Zarar – Kontrol Politikası’ olarak adlandırılabilir ki Türkiye gibi gücü sınırlı olan ve savaşın zararlarından daha fazla etkilenebilecek bir ülke için bu tutum çokta yanlış değildir.[78] Savaş başlamadan önce Türkiye savaşın önlenmesi için bazı girişimlerde bulunmuş, diğer bazı devletlerle görüşülmüş, ayrıca savaşın makul gerekçelerle başlaması gerektiğini, bunun yanında Türkiye’nin savaşın tarafı olma durumda altından kalkamayacağı bir konumla karşı karşıya kalabileceğini her platformda dile getirmiştir. Bu konu Milli Güvenlik Kurulu’nda da görüşülmüş, destekler mahiyette bildiri yayınlanmıştır. Başbakan Tayyip Erdoğan’da barıştan yana olduklarını, ancak bir savaş olursa İslam ve demokrasiyi bünyesinde birleştirerek bir model haline gelen Türkiye’nin bu durumunu yitireceğini, bunu da Türkiye’nin kaldıramayacağını söylemiştir. [79] Ancak her durumda da müttefik olan ABD’den yana olduklarını vurgulamışlardır. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kendisi ile yapılan bir röportajda Türkiye’nin özellikle koalisyonun bir parçası olduğunun altını çizmiştir.[80] Türkiye, ABD ile yürüttüğü pazarlıklar ve bu pazarlıkların durma noktasına geldiği anlarda öncelikle politikasını ve amacını hem ABD’ye hem de dünyaya tam olarak anlatamamıştır. Bir yandan Irak operasyonundan  “en az zararla çıkma” felsefesinde başarı elde etme manevraları yaparken diğer yandan Irak ve kuzeyine yönelik politikalarını net bir şekilde götürme becerisini tam olarak gösterememiş ikisinde de ciddi anlamda bocalamıştır.[81] Dolayısı ile Türkiye Irak operasyonunda ABD’nin yanında yer almıştır, ancak, aktif olarak değil.[82]
Irak’a yönelik bir askeri harekatın gündeme geldiği andan itibaren Türkiye’nin bu konudaki düşünceleri şu şekilde ifade edilmiştir. Türkiye, Irak’a yönelik bir askeri operasyondan yana değildir. Bunun yanında savaştan sonra Irak’ın  toprak bütünlüğü mutlaka korunmalıdır. Ayrıca Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti kurulmamalıdır. Her durumda, Kuzey Irak’ta yaşayan Türkmenlerin hakları korunmalıdır.[83]
Savaşa hayır demeyi gerektiren nedenlerden birinin dini olduğunu söylemek yanlış olmaz ki bu da herkesin aklına geldiği üzere, Müslüman bir ülkeye karşı işgalci kuvvetlerle işbirliği yapmanın ağır sorumluluğudur. 11 Eylül’ün hemen akabinde Bush’un, belki dil sürçmesi, belki de bilinçaltını yansıtır biçimde “Haçlı seferi”nden söz etmesi, bir anlamda ABD’nin yanında savaşa girecek ülkeyi Haçlı seferine iştirak etmiş bir ülke konumuna sokmaktadır. Gerçekten bir Müslüman ülkenin bir başka Müslüman ülkeye karşı Gayrimüslim bir ülkeyle işbirliği halinde savaş açması kolay temellendirilebilecek bir olgu değildir. Başka bir “hayır” deme gerekçesi, savaştan en çok masum insanların etkilenecek olması gibi insani bir gerekçedir. İlk Körfez savaşından bu yana, söz konusu savaşın boy hedefi kötü adam Saddam yerinde kalmış, ama savaşta atılan bombalar ve ardından uygulanan ambargonun etkisiyle milyonlarca çocuk, kadın, genç-ihtiyar masum insan açlık, kirli su, yetersiz beslenme ve ilaç yokluğundan ölmüştür. Bir ülke altyapısı tahrip edilmek ve ablukaya alınmak suretiyle perişan hale getirilmiştir.
Savaşa “evet” demenin ulusal çıkarlara da uygun düşmeyeceğini akla getiren başlıca üç neden vardır. Bunlardan birincisi, savaş sonrası paylaşımın veya Irak’ta yeniden yapılanmanın yine güçler dengesine göre yapılacak olmasıdır. Bugün kuzeyden cephe açılması için Türkiye’ye baskı yapan güçler o gün Türkiye’yi savaş sonrası bölgesel yapılanmada eşit söz hakkına sahip bir taraf olarak görmeyeceklerdir. Savaşta Türk kamuoyunun %95’inin istemediği bir seçeneğe Türkiye’yi zorlayanların o gün çok kolay yan çizmeyecekleri ve gerçekten Türkiye’nin ulusal çıkarlarını gözeten çözümler isteyeceklerinin hiçbir garantisi yoktur. Körfez savaşı sırasında “Saddam’ı devirin” diye ayaklandırılan Iraklı muhalefetin sonradan yüzüstü bırakılması, bize vaat edilen savaş tazminatlarının ödenmemesi, halen kuzey Irak Kürtlerinin Türkiye aleyhine kışkırtılması bu bağlamda akla gelen örneklerdir.
İkincisi, ABD’nin yıllarca sürecek bir işgale yönelmesi, ardından İran, Suriye gibi başka ülkeleri hedef seçmesi, böylelikle bölgenin sürekli yangın halinde istikrarsız bir bölge haline gelme tehlikesidir. Bu savaş hem Irak halkının, hem de İslam dünyasındaki yüz milyonlarca insanın zihninde Türkiye’yi çok olumsuz bir konuma oturtacak, onlarla aramıza tamiri kolay olmayan kin ve nefret tohumları ekecektir. Uyanması muhtemel etnik sorunlar bölge halkları arasında düşmanlığı körükleyecek, bölge ülkeleri kalkınmaya harcayabilecekleri kıt kaynaklarını yıllar boyu yine ABD ve öteki silah üreticilerinden alacakları silahlara ve savaşların finansmanına aktaracaklardır.
Üçüncüsü, AB ve BM ile birlikte hareket etmenin uzun vadeli amaçlarımız ve çıkarlarımız açısından daha tercihe değer olmasıdır. AB, sorunun silah denetçilerine süre tanınması ve atılacak adımların BM kararlarıyla meşru bir temele oturtulmasını savunmaktadır. [84]
Türkiye’nin Irakta iki ulusal sınırının bulunduğu düşünülebilir; ilki toprak temelli mevcut sınırlar, ikincisi ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel sınırlar bunlardan ilki için yapılabilecek çok bir şey yoktur, zaten Türkiye’nin gelmiş olduğu nokta itibari ile daha fazla toprağa değil daha güçlü bir ülkeye ihtiyacı vardır. İkinci sınırlar konusunda denilebilir ki Türkiye üzerine düşeni yapmamıştır. Bu konuda Türkiye İngiltere, İsrail, ABD gibi ülkelerin dahi gerisine düşmüştür. Böylece bir tür bataklık haline alan Irak’ın kuzey bölgesi zaman içinde Türkiye’yi de içine çekmiştir.[85]
III.I.II. TÜRKİYE’NİN ENDİŞELERİ
Türkiye’nin endişelerinin en başında şüphesiz Kuzey Irak ve muhtemel Kürt devleti bulunmaktadır. Savaşa kadar temel tehdit 'Kürt devletinin kurulması' ihtimali olarak konuldu. Dost ve düşmanın bu eksene göre tarifi sonucunda Kürtler ve özellikle Kuzey Irak'taki iki aşiret reisi hedef tahtası ilan edildi, Saddam bile kötünün iyisi sayılır hale geldi.[86] Türkiye’nin Kırmızı hatlarla belirlediği ve savaş ilan sebebi saydığı bu sorunla şu an karşılaşma ihtimali doğmuştur. Bütün konuşulanlardan farklı bir durum da Türkiye, İran ve Suriye'nin güvenliklerini tehdit edecek böyle bir gelişmenin en büyük kazancının İsrail'in elde edeceği kazanç olacağı ve Kuzey Irak'ta kurulacak ve doğal olarak bütün komşularıyla problemli bağımsız bir Kürt devleti İsrail'in en önemli sıçrama taşı haline geleceği hususudur. İsrail ve Amerikalı Yahudiler Irak ve Türkiye'deki Kürt sorunuyla çok yakından ilgilenmektedirler. Bunun bir nedeni Kuzey Irak'ta yaşayan ve büyük bir bölümü İsrail'e göç etmiş bulunan Kürt Yahudileri olmasıdır. İsrail Kuzey Irak'ta oluşacak bir devlet içinde Kürt Yahudilerinin haklarını garanti etmek ve onlara ağırlık kazandırmak için çalışmaktadır. Diğer taraftan Yahudi kamuoyunu Kürtler lehinde etkilemek için Kürtlerin Yahudi ırkıyla akrabalığına dair iddialar ortaya atılmaktadır. Önemli bir kısmı 1950'lerden itibaren İsrail'e göç etmiş durumda bulunan Yahudi Kürtler İsrail içinde örgütlenmişler ve Yahudi toplumuna tam olarak uyum sağlamışlardır. Halen İsrail'de 150,000 civarında Kürt kökenli Yahudi bulunmaktadır. Son yıllarda Türkiye'ye gelen İsrailli turist sayısında da artış görülmektedir. Bu turistlerin birçoğu aslında Kürt Yahudileridir ve ziyaretleri Kürt şehirlerine yoğunlaşmaktadır. Çoğu aslen Irak Kürdistan'ı sınırları içinde yer alan Zaho şehrinden gelmektedirler. Zaho savaştan önce kimsenin bilmediği bir kasabaydı. Kürt mültecileri için oluşturulan güvenlik bölgesinin hudutları Zaho’yu da kapsayacak şekilde çizildi. Bundan dolayı Amerika'daki Yahudi lobisi Irak'a karşı saldırıyı büyük bir heyecanla desteklemiştir.[87]
Türkiye bu nedenle Orta Doğuda izlemekte olduğu dış politika çizgisini İsrail'den ayrıştırmak durumundadır. Ankara'nın Amerika'daki Yunan ve Ermeni lobilerine karşı kendisine müttefik olarak kabul ettiği ve İsrail’le yakın ilişkiler karşılığında kritik konularda Türkiye lehine faaliyetlerde bulunan JINSA-CSP ekibi bugün Irak'ı parçalama planları yapmaktadırlar. Irak'ta bir Kürt devleti kurulması sonucunu doğuracak rejim değişikliği operasyonu Türkiye'nin en acil önlem alması gereken sorunudur.
Türkiye Orta Doğu politikalarını Irak konusunda çıkarları çatışan İsrail'le uyumlu hale getirme çabasından uzaklaşmak ve AB ile ortak stratejiler geliştirmek zorundadır. Türkiye kısa vadede ortak çıkarları gereği AB üyeliğini merkeze almadan da AB ile ortak hareket noktaları bulmak zorundadır.[88]
Ayrıca Dışişleri Bakanı Abdullah Gül savaştan sonra alınan yeni kararlar ile Irak’a yaklaşık 13 yıldan beri uygulanan ekonomik yaptırımlar kaldırılmakta olduğunu, Irak’ın geçiş sürecinde ve yeniden imarında BM’ye hayati bir rol verildiğini, Koalisyon Güçleri’nin yetki ve sorumlulukları kayda geçirildiğini, uluslararası toplumun Irak’a sağlayacağı desteğin meşru çerçevesinin de belirlendiğini, Türkiye’nin ısrarla üzerinde durduğumuz Irak’ın egemenliği ve toprak bütünlüğünün teyit edildiğini, uluslararası toplumun Irak halkına geçiş döneminde etkin olarak yardımda bulunmasının yolunun da açıldığını, Irak’ın doğal kaynaklarının tüm Irak halkına ait olduğunun teyit edildiğini söyleyerek Türk kamuoyuna bilgi vermiş, bağlantılı olarak da Türkiye’nin endişelerinin giderildiğine atıfta bulunmuştur.[89]
Bunun yanında Türkiye’yi savaştan sonra olması muhtemel bir göç dalgası da endişelendirmiş, olası göçleri engellemek için Kuzey Irak’a asker gönderilmesi bile gündeme gelmiştir. Tabii ki asker gönderiminin diğer sebepleri PKK-KADEK unsuru, Türkmenlere karşı yapılabilecek muhtemel saldırılar ve bölgedeki dengelerin gözetilmesi amacına yöneliktir. Bu konuda Türkiye Kuzey Irak’ta asker bulundurma konusunda anlaşmalar yapmış, Türkiye’nin Kuzeyde 12 mil gideceği hususunda anlaşılmıştır.[90] Nitekim Savaşın bitiminden sonra Kürt grupların Türkmenlere karşı yaptığı saldırılardan sonra Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ABD’li yetkililere 2 saate kadar duruma el koymaz saldırının önüne geçmezlerse Türkiye’nin Kuzey Irak’a gireceğini bildirmiştir.[91]
III.I.III. TEZKERE KRİZİ
Amerika Türkiye’den, yaklaşık 90 bin civarında Amerikan askerine topraklarını açmasını istemiş, bu askerin, 30 bin civarı Türkiye’deki üslerde ve limanlarda konuşlandırılması, 60 bininin ise Kuzey Irak’a geçmesi gündeme gelmiştir. Amerika ayrıca İncirlik, Batman, Diyarbakır, Muş, Malatya üsleri ile İskenderun, Antalya ve Mersin limanlarını kullanma izni talep etmiştir. Ancak Amerikan yönetimi, zor ikna ettiği ve harekat için ihtiyaç duyduğu Kürt grupların karşı çıkması üzerine Türk askerinin operasyon sırasında Kuzey Irak’a geçmesini istememiş, Türkiye’ye, bu yardımlarına karşılık, yüklü miktarda askeri ve ekonomik yardımda bulunmayı kabul etmiş, Kürt devletinin kurulmayacağına dair güvence vermiştir.[92] Tabii ki bu iznin Türkiye tarafından verilebilmesi TBMM’nin kararına bağlıdır ve   bu konu bir tezkere ile 1 Mart’ta Meclis’ taşınmıştır.
ABD 50 yıllık stratejik ortağı ve müttefiki Türkiye ile ilişkilerinde ilk şokunu “asker konuşlandırma ve yurt dışına asker göndermeye” ilişkin yetki tezkeresinin mecliste kabul edilmemesiyle yaşamıştır. 1 Mart’ta görüşülen tezkere mecliste reddedilmişi ve Meclis ‘barış’ demiştir. TBMM Başkanı Bülent Arınç, salt çoğunluk bulunmadığı için Başbakanlık tezkeresinin reddedildiğini açıklamış, yaklaşık 3.5 saat süren kapalı oturumun ardından yaptığı açıklamada, oylamada tezkereye 250 ret, 264 kabul oyu kullanıldığını, 19 milletvekilinin de çekimser kaldığını bildirmiştir.[93] O güne kadar, tezkerenin geçeceğinden emin görünen Amerika, yetki tezkeresinin demokrasiye takılmasına önce ciddi anlamda şaşırmış, ardından bunun doğal bir demokratik bir süreç olduğunu belirterek, tepkisini fazla yükseltmemeye özen göstermiştir. ABD Başkanı Bush, Dışişleri Bakanı Powell ve diğer yetkililer yaptıkları açıklamalarda sık sık Türkiye’nin demokratik sürecine saygı duyduklarını dile getirmişler, ancak, ABD’nin şahinleri olarak bilinen yazar ve sözcülerden de tezkerenin geçmemesine yönelik sert tepkisi resmi ağızdan olmasa da bir şekilde Türkiye’ye hissettirilmiştir. Tezkere oylamasından sonra ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson, ABD'nin Türkiye'deki demokratik sürece ve karar alma mekanizmalarına saygılı olduğunu belirterek, Türkiye ile ABD arasındaki geçmişe dayanan dostluğun devam edeceğini söylemiştir.[94] Esasen Irak Krizi Türkiye’yi kendi güvenlik politikası ile müttefikleri arasında bıraktı. Amerika tarafından Türkiye’nin iç politikası görmezden gelinerek giderek artan bir baskı uygulanmıştır. Türk insanı Amerika’ya tarafsız bakabildiği için Irak krizi ile birlikte Türkiye’de bir Amerikan karşıtlığı doğmuştur.[95]
Bunun sonucunda Türkiye ile ABD arasında yürütülen pazarlıklar da bir anda durdu. Ekonominin ötesinde pazarlık dışında tutulması gereken çok önemli bazı konulara ilişkin görüşmeler de bir anda ya donduruldu ya da ABD ile Türkiye arasında gerginlik noktası haline geldi. Gerginliğin en önemli nedeni ise Kuzey Irak’tı. Öyle ki Kuzey Irak, zaman zaman Türkiye’nin ABD’ye Irak operasyonunda verebileceği olası bir desteğin ve bu yöndeki tartışmaların bile önüne geçti. Bu gayet doğaldı. Çünkü, masa başında savaşa yönelik yapılan pazarlıkların belki de olmazsa olmaz koşulu her iki ülke açısından da Kuzey Irak üzerinde düğümleniyordu. [96] Reddedilen tezkere sonrası genelde Türkiye’nin yürüttüğü dış politika, özelde  hükümet politikasızlıkla suçlanmış ve eleştirilmiştir. Türkiye bu dönemde BM kararı olmadan yapılan bir savaşın meşru olmayacağını ileri sürmüş, diğer taraftan ABD ile pazarlıklar sürdürülmüş, yetki tezkeresi oluşmadan da Türkiye’ye yabancı asker ve mühimmat gelmiş, en sonunda ise Türkiye Meclis tezkereye onay vermeyerek Türkiye’nin ve Hükümet’in kararsız politikasına noktayı koymuştur.[97] Reddedilen tezkerenin ardından Türkiye Büyük Millet Meclisi, üç hafta önceki ilk ret kararının ardından ikinci kez, yurtdışına asker gönderilmesi ve Amerikan uçaklarına Türk hava sahalarını kullanma yetkisi verilmesine ilişkin tezkereyi savaşın başlamasından bir gün sonra görüşüp kabul etmiştir.[98]
Başbakan Tayyip Erdoğan tezkerenin geçmemesi konusunda Türkiye’nin demokratik bir devlet olduğunu, buna Meclis’in karar verdiğini, ayrıca tezkerenin geçmemesinde özellikle pazarlıklar yapılırken Amerikan medyasında Türkiye aleyhine yapılan yayınların etkili olduğunu, ‘Türkiye’nin para pazarlığı yaptığı” ve Türkiye’nin satın alınan bir devletmiş gibi gösterilmesinin milletvekilleri üzerinde etkili olduğunu söylemiştir.[99]
Ayrıca Irak’a asker gönderimi ile ilgili üçüncü bir tezkere 07 Ekim 2003 tarihinde Mecliste kabul edilmiş Irak’lı yetkililerin istemesi halinde gönderilecek olan Türk Askerinin Irak’ta güvenlik ve istikrara katkı sağlaması için gideceği gerekli düzenlemelerin hükümet tarafından yapılacağı bildirilmiştir.[100] Üçüncü tezkerede de Asker son kararı hükümete bırakmış, ulusal çıkarlar için risklerin göze alınabileceğini belirtmiştir.[101]
Amerika’nın aslında Türkiye’yi savaşın içine sokmak isteğinde olduğunu söylemek oldukça zordur. AKP Hükümetinin tecrübesizliği ve kararsızlığı ile birlikte gelen tezkere krizinin oluşmasında ABD’nin politikalarının da etkili olduğu söylenebilir. Nitekim ABD tezkere krizine giden haftalar boyunca Türkiye ile yürüttüğü müzakerelerde sürekli olarak Başkanın savaşa henüz karar vermediğini ve bundan dolayı Türkiye’nin taleplerinin karşılanmasının belirsiz olduğunu söyleyerek kararsız bir politika izlemeleri önemli rol oynamıştır. Ayrıca ABD’li yetkililerin tezkerenin geçeceği konusunda duydukları güven bu sonucu beraberinde getirmiştir.[102] ABD gibi dış politika vizyonu olan bir devletin bunları sonucunu düşünmeden yaptığını söylemek yanlıştır. Amerika’nın, Türkiye'nin Kuzey Irak'ta asker bulundurmasına karşı çıktığını ve Kürt grupların görüşlerini desteklediğini söylemek yanlış olmaz.[103]
III.I.IV. SAVAŞ ÖNCESİ PAZARLIKLAR
Şüphesiz savaşta en çok hafızalarda Türkiye ile Amerika arasında savaş konusunda yapılan pazarlıklar ve eleştirilen hükümet kaldı. Aslında pazarlıklar Ecevit Hükümeti zamanında başlamıştı. Ecevit Hükümeti zamanında son görüşmeyi Dış İşleri Bakanı Şükrü Sina Gürel yapmış ve ABD ile çetin pazarlıklar gerçekleştirmişti. AKP Hükümeti iktidara geldikten sonra da Hazineden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan göreve geldiğinin ikinci haftasında 11-12 Aralık 2002 tarihleri arasında Amerikan yetkilileri ile Irak Operasyonunun mali boyutu konusunda Washington’da görüşmeler gerçekleştirmiş ve değişik senaryolar üzerinde durulmuştur. Yine 27.12.2002 tarihinde ABD yetkilileri ve Türkiye Hazine yetkilileri görüşmelerde bulunmuş, Türkiye’nin verdiği rapora göre savaşın kısa sürmesi halinde Türkiye’nin zararının 20 milyar dolar olacağı, 6 ay veya 1 yıl sürmesi halinde zararın 30 milyar dolar olacağı, 1 yılı aşması halinde ise zararın 100 milyar doları bulacağı bildirilmiştir. ABD’li yetkililer ise Türkiye’ye, üslerin bakım ve onarımı dahil olmak üzere 5 milyar dolarlık bir destek vaadinde bulunmuşlardır. Türkiye bu görüşmelerde ABD yönetiminden borçların yeniden yapılandırılmasını da talep etmiştir.[104] Türkiye ile ABD arasında Irak’a yapılan müdahale öncesi Türkiye birinci Körfez Savaşından sonra yaşadığı olumsuzlukları ABD’nin tekrar yaşatmaması için yapılan görüşmeleri bir mutabakat metni ile anlaşma haline dönüştürmek istemiş oluşturulması ön görülen mutabakat metni ile Türkiye’nin Kuzey Irak’a güvenlik koridoru oluşturulması amacı ile 20 km ilerleyeceği ön görülmüş askeri ve siyasi mutabakat konusunda ABD’nin ekonomik mutabakat konusunda ise AKP hükümetinin cevabı beklenmiş yapılan yorumlara göre ise Türkiye’nin istediğinin yüzde doksan beşi elde ettiği ifade edilmiştir. Ayrıca mutabakat metninin askeri ve siyasi bölümlerinde anlaşma sağlanmış bunun içinde Kürt grupların silahlandırılmasının da bulunduğu belirtilmiş Kürt grupların ağır silahlarla donatılmaması ve silahların teslimatında ise TSK’nın yetkililerinde bulunması öngörülmüştür.[105]
ABD’nin savaşa kendisiyle birlikte Türkiye’nin de girmesi yönündeki yoğun baskılar karşısında oldukça sıkıntılı günler yaşayan hükümet ABD askerlerinin geçişine izin vermek için yetki isteyen tezkerenin meşrulaştırılmasına gerekçe olarak, savaşa “ahlâken hayır, milli çıkarlarımız için evet!” gibi, değişik yorumlara açık bir argüman bulmuştur. Bu süreçte Hükümeti “savaşa evet” demeye zorlayan nedenlerin başlıcaları ekonomik krizden çıkış amacıyla yürütülen istikrar programının sürdürülebilmesi, 2003’te ödenmesi gereken toplam iç ve dış borçların 73.5 milyar dolar olması, ABD’ye direnmenin muhtemel ağır faturası ve savaş sonrası duruma müdahil olma isteği olarak sıralanabilir.[106]
Tezkerenin reddi ve bu süreçte yapılan görüşmelerde yapılan hareketler Türkiye’yi Ulusal ve Uluslar arası kamu oyunda imajını zedeleyerek satın alınabilir bir ülke konumuna soktu. ABD’nin Irak krizindeki durumundan yararlanmayı düşünen hükümet ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’a geçmesini sağlayacak tezkere karşılığı ABD ile altı milyar dolarlık bir ekonomik yardım paketi üzerinde anlaşmıştı. Ancak tezkerenin reddi her şeyi alt üst etti.[107]
III.I.V. GENELKURMAY VE MGK’NIN TUTUMU
Savaştan önce alışılanın aksine Genelkurmay ve MGK’dan ciddi bir yorum yapılmamıştır. Irak krizi ve muhtemel sonuçları konusunu görüşmek üzere toplanan Milli Güvenlik Kurulu herhangi bir karar almamış kararı ve alınacak kararın sonuçlarını hükümete bırakmıştır. Toplantı sonrası yaptıkları açıklamada “sorunun BM kararları ve uluslar arası hukukun meşruiyeti temelindi barışçıl yollarla çözümü için gerekli çabaların sürdürülmesinin önemi vurgulanmıştır” denmiş, hükümete oluşturulacak politikalar hakkında diğer MGK’lar ile birlikte yol gösterici bir tavsiyede bulunulmamış AKP hükümeti Irak savaşında ki politikası ile birlikte yalnız bırakılmıştır.[108] Reddedilen 1 Mart tezkeresinden önce yapılan MGK toplantısında somut bir karar çıkmamış, MGK toplantısından sonra yapılan kısa açıklamada, Irak’a muhtemel askerî müdahale konusunda ABD ile yapılan müzakerelerde ulaşılan sonuçların değerlendirildiği belirtilmiştir. Orgeneral Hilmi Özkök de “Biz söyleyeceğimizi söyledik” cevabını vererek, MGK’nın 31 Ocak tarihli kararını hatırlatmıştır.[109]
Savaş esnasında ve sonrasında askerin savaşla ilgili bir politikasının olduğunu söylemek oldukça güçtür. Türkiye’de kendilerini ilgilendirsin veya ilgilendirmesin iç ve dış politika ile ilgili bir çok konuda dönemin hükümetlerine basın aracılığı ile veya direk olarak TSK’nın görüşlerini dikte eden Genel kurmay bu konuda tarafsız ve dışarıda kalmayı tercih etmiş olabilecek olumsuz sonuçlardan kendilerini uzak tutmanın planlarını yapmışlardır. Savaştan önce veya sonra Genel Kurmayın veya TSK’nın yetkili subaylarının kendi politikalarını yansıtacak herhangi bir görüşleri veya beyanatları olmamıştır. Bu durum Türkiye’nin pekte alışık olduğu bir durum değildir. TSK genel olarak denilebilir ki  siyasete müdahale etmeme maskesi altında ABD ile savaşa girilmesini destekleyen bir politika izlemiştir.[110] 
Savaş öncesi askeri kanatta Kuzey cephesi olmadan savaşın kazanılamayacağı yorumları yapılmış, askeri yığınağın da savaşın kazanılmasına yetmeyeceği belirtilmiş ve Irak askerinin direneceği beklenmiş bu sebepler de Türkiye’nin savaşın dışında kalmasına katkıda bulunmuştur.[111]
III.I.VI. CUMHURBAŞKANININ TUTUMU
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de hükümete savaş ile ilgili yol gösterici bir beyanına rastlanmadığını söylemek yanlış olmaz. Cumhurbaşkanı Hükümet ile görüşmelerinde ve yaptığı açıklamalarında sürekli olarak savaş için meşruiyet aranması ve BM Güvenlik Konseyi kararının beklenmesinin gerektiğini ifade etmiştir. Genel olarak Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Ana muhalefet partisi CHP ile birlikte savaş aleyhtarı bir tavır sergilemiştir.[112]
III.I.VII. SAVAŞ VE AKP HÜKÜMETİ
03 Kasım 2002 seçimleri pek çok siyasi lideri Türk Siyasal hayatından tasfiye ettiği gibi 1999 seçimlerinde milletvekili olanların yüzde doksan da meclis dışında kalmıştır. 03 Kasım 2002 seçimleri ile birlikte meclisin 3/2 çoğunluğunu eline geçiren AKP yönetimi kendini büyük sorunların ortasında bulmuştur. Bir yandan Refah partisinin devamı olarak görülmeleri, yeni olmuş ekonomik bir krizden çıkmış ağır şartlar diğer yandan Irak krizi hükümetin oldukça zor günler geçirmesine sebep olmuştur. Irak savaşının ve artan gerilimin AKP açısından kısa dönem içerisinde en belirgin etkilerinin başında hükümetin açıkladığı acil eylem planının yaklaşan büyük sorunlar sebebi ile ikinci plana atılması ve bundan dolayı hükümetin planladığı iyileştirmelere girilememiş olmasıdır. Kriz sırasında AKP’nin en büyük dez avantajı parti başkanı ile Başbakanın farklı kişiler olmuş olmasıdır. Her ne kadar Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan dava arkadaşı olduklarını ve ikisi arasında bir fark olmadığını söyleseler de Recep Tayyip Erdoğan Siirt’ten Milletvekili seçilip Başbakan olunca üslup farkı hemen ortaya çıkmıştır. Irak krizi konusunda Abdullah Gül ılımlı bir politika izlerken Recep Tayyip Erdoğan ahlaken savaşa karşı olmakla birlikte ulusal çıkarlarımızın savaşta ABD ile birlikte olmamızı gerektirdiğini ve yapılan pazarlıkların buna göre yapılmasını gerektiğini savunmuştur. Özellikle tezkere krizinden sonra AKP hükümeti içinde farklı kesimlerin temsil edildiği heterojen bir yapı olmasından dolayı çatlaklar olabileceği beklenilmiştir. Tezkerede bazı AKP’li milletvekillerinin de özellikle tezkereye karşı oy kullanmaları hükümet içinde de bir kriz beklentisini ortaya koymuş ancak hükümet parti içinde istifa olmadan bütünlük içinde bu krizi atlatmıştır. [113]
III.I.VIII. SAVAŞ VE CHP
03 Kasım 2002 seçimlerinden sonra meclis içinde en temel muhalefet CHP kalmıştır. Bundan dolayı CHP’nin kriz süresince izlediği politika önemlidir. CHP belirgin olarak Irak krizi konusunda hükümetin sürekli karşı tarafında yer almış özellikle tezkerede şiddetli bir muhalefet örneği göstermiştir. CHP Irak konusunda Türk askerinin Irak’a kendi güvenliğimiz için girmesini savunmuş ve BM güvenlik konseyi kararı olmadan Türkiye’nin bu savaşta yer almaması gerektiğini savunmuştur. Bununla birlikte CHP’nin AKP’nin izlediği politikaya alternatif olabilecek herhangi bir politika üretememişlerdir. [114]
III.I.IX. SURİYE VE İRAN İLE İLİŞKİLER
Savaştan önce ve sonra Türkiye ile Suriye ve İran arasında ilişkilerde bir canlanma yaşanmış, her üç ülkeyi de yakından ilgilendiren savaş konusunda görüşmelerde bulunulmuş, ancak bu yakınlaşma beklenilenin aksine ABD’den hiçbir eleştiri veya tepki gelmemesine rağmen Türk kamuoyu ve basın tarafından eleştirilmiştir. Eleştiriler, Türk-ABD ilişkilerinin daha da kötüleşebileceği endişesi üzerine oturmuş, ABD yönetiminin İran ve Suriye'yi, Irak'a yardımcı olmakla suçladığı bir sırada, bu iki ülkeyle eskisinden de yakın ilişki içinde olmanın, adeta bir inatlaşma havasının doğmasına yol açacağı öne sürülmüştür. Nitekim Türkiye   6 Nisan 2003’te İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi ile 13 Nisan 2003’te Ankara'da Suriye Dışişleri Bakanı Faruk el-Şara ile Şam'da  görüşmeler yapmıştır.[115] Özellikle Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Türkiyeyi ziyaret etmesi ile de Suriye ile ilişkilerde oldukça büyük ilerlemeler kaydedilmesini sağlamıştır.
III.II. VE SAVAŞ BAŞLADI...
Ve beklenen oldu... 20 Mart 2003 Perşembe günü sabaha karşı İkinci Körfez Savaşı başladı. Saddam Hüseyin'e Irak'ı terk etmesi için verilen süre dolduktan yaklaşık 75 dakika sonra TSİ 04.31'de ABD güçleri Irak'ı bombalamaya başladı. Beyaz Saray, Savaş başladı açıklamasını yaparken, Başkan Bush da “Koalisyon güçleri, benim emrimle, belirlenen noktalara saldırı düzenledi'” dedi. “Irak'ı Özgürleştirme” adı verilen harekatın ilk aşamasında 'bazı en üst düzey liderlerin' hedef alındığı kaydedildi. Sabah saatlerinde Irak ve ABD arasında ilk çatışma Kuveyt sınırında yaşandı.[116]
ABD Başkanı George W. Bush, eski Başkan babası George Bush'un, 1991 Körfez savaşının ardından “yarım bıraktığı” Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin rejimini devirme işini, 12 yıl sonra ikinci Körfez savaşıyla tamamlamaya karar verdi. Amerikan Delta özel kuvvetlerinin peşine düştüğü Saddam Hüseyin, savaşı ancak sürgüne giderek durdurabileceğini belirten, ülkeyi terk etmesi için kendisine 48 saat tanıyan Bush'a karşılık, Irak'ta kalmayı tercih etti. Buna karşılık ABD, geniş çaplı askeri operasyonuna, Bush'un “erken safha” olarak nitelediği şekilde, gelen istihbarat bilgileri çerçevesinde Bağdat yakınında yeraltında derin siperlerde gizlendiği sanılan Saddam, oğulları Uday, Kusay ve iki Iraklı lideri bombalayarak başladı.[117] Bush, TSİ 05.15'te başlayan konuşmasında, “benim emrimle koalisyon kuvvetleri, Saddam Hüseyin'in savaşma kabiliyetine zarar verecek askeri önem taşıyan hedefleri vurmaya başladılar” ifadesini kullandı. “Çok geniş bir kampanyanın erken aşamasındayız” diyen ABD Başkanı, 35'ten fazla ülkenin, ABD'ye “hayati” destek sağladığını belirterek, NATO üslerinin kullanılmasından, istihbarat, lojistik paylaşımına ve askerlerin topraklarında yerleştirilmesine izin verilmesine kadar çok çeşitli destek verildiğini söyledi. Bush, “her ülke, bu koalisyonda, ortak savunmamıza hizmet etme onurunu paylaştı” diyerek saldırılarına meşruiyet kazandırmaya çalıştı.[118]
20 Mart 2003 günü savaşın başlamasının ardından 22 mart günü en yoğun bombardıman yapıldı. Musul, Kerkük, Umm Kasr, Basra ve Nasırıyye’ye bir gecede 500 ton bomba atıldı. İngiltere, İspanya ve ABD’nin Azor Adaları’nda toplanmaları Haçlı ruhunun başlaması olarak değerlendirildi. 24 Mart günü de El Cezire televizyonu öldürülen 5 ABD askerinin cesedini yayınladı. Bu ABD tarafından kınandı. Ve 26 Martta kayıplar 260 kişi olarak açıklandı. ABD 27 Martta Pazar yerini bombaladı ve 15 kişinin ölümüne sebep oldu. Ardından 29 Martta ABD tekrar başka bir Pazar yerini bombaladı. Burada ki kayıp oldukça fazlaydı: 55 ölü. 2 Nisana gelindiğinde Irak’a 8700 bomba atılmıştı.
ABD’nin yoğun saldırılarının ardından 10 Nisan 2003 günü Bağdat düştü. Nihayet 15 Nisan 2003 günü Tikrit’in de düşmesi ile ABD tüm Irak’a hakim oldu.
Savaşın ardından Ağustos ayı ile birlikte faili meçhul bombalama olayları da başlamıştır. Bu olaylardan en çok iz bırakanı Irak İslam Devrim konseyi lideri Muhammed bakir El-Hekim’in Necefte Cuma namazı çıkışında korumaları ile birlikte öldürülmesi olmuştur. Muhammed Bakir El-Hekim 23 yıl İran’da sürgünde yaşamış Şii lider idi. Bu bakımdan nüfusun büyük bir kısmını oluşturan Şiileri ilgilendirdiğinden eylemin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. Bu eylemin yanında 7 Ağustos’ta Ürdün büyükelçiliği, 19 Ağustos’ta BM binası bombalanmış ve günümüze kadar bombalama eylemleri devam etmektedir.[119] Ayrıca ABD Başkanı George W. Bush'un 1 Mayıs'ta Irak Savaşı'nın sona erdiğini açıklamasının ardından, bölgedeki Amerikan birliklerince en büyük harekât olan Yarımada Operasyonu düzenlenmiş 97 Iraklı öldürülmüş, 400'den fazlası da tutuklanmıştır.[120]
Saddam Hüseyin yönetiminin düşmesinden sonra ABD’nin yerel gruplar ile işbirliği yaparak ülkede yönetimi eline alması sürecinde ülkede hassas dengeler kurulmaya başlanmıştır. Necef ve Kerbela gibi şehirlerde dini kurumların çok kuvvetli olmasından dolayı kontrol bunlara geçmiş, Basra’ya Şii aşiretlerden birinin lideri vali olarak atanmış, Erbil, Süleymaniye ve Duhok illerinde savaş öncesi durum korunmuş, Tikrit’te aşiret liderleri ile anlaşma sağlanmış bunun sonucunda kontrol büyük ölçüde sağlanmıştır. Ancak Musul, Kerkük, Enbar ve Diala’yı içine alan Selahattin’in güney ve Bağdat’ı kapsayan orta alan sorun oluşturmuş ilk günlerde ciddi sorunlar yaşandıktan sonra Musul’a bir Arap valisi atanarak sorun Arapların lehine çözülmüş, Kerkük bölgesinde özellikle Peşmergelerin Kerkük’e saldırmasıyla sorunlar yaşanmış, küçük çatışmalar meydana gelmiş, yönetim şehrin özelliğini tam yansıtmayacak bir biçimde çözülmüş bu şehre bir Kürt vali bir Arap ve Cephe dışından bir de Türkmen vali yardımcısı atanmıştır. ABD’nin Irak’taki bu politikası, içinde bulunduğu sakat mantığı yansıtmaktadır. Bir Iraklılık bilincinden ziyade etnik farklılıkları körükleyecek yeni yönetim anlayışı güdülmektedir. Bunun da ileride etnik farklılaşmayı daha da derinleştireceğini söylemek yanlış olmaz.[121]
Ayrıca ABD’nin Irak Savaşında beklendiği ölçüde direnişle karşılaşmamasının en büyük sebeplerinden birinin de savaşı fiziksel yıkımdan çok psikolojik yıkım üzerine kurması olduğu söylenebilir. Nitekim Ulusal savunma Üniversitesinde geliştirilmiş bir fikir üzerine savaş planı kurulmuş bunun adına Şok ve Dehşet adı konmuş ve bunun odak noktasına da psikolojik yıkım yerleştirilmiştir.[122]
14 Aralık 2003 tarihinde ABD başına 25 Milyon Dolar ödül koyduğu ve hazırladığı 55 kişilik arananlar listesinde birinci sırada bulunan Saddam’ı yakalamış[123] Saddam’ın yakalanması ile birlikte nerede yargılanacağı ve yargılamanın sonuçları üzerinde tartışılmaya başlanmıştır. ABD Irak'ta 13 Aralık 2003'te yakalanan eski Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in savaş esiri olduğunu açıklamış, Pentagon Sözcüsü Binbaşı Michael Shavers Saddam Hüseyin'in Irak'taki eski rejimin askeri birliklerinin lideri olarak ordunun bir üyesi olduğunu ve ele geçirildiğini belirten sözcü, bu durumun, Saddam Hüseyin'i savaş esiri yaptığını belirtmiştir.[124] Mahkemenin Uluslar arası görünümde mi olacağı ABD’de mi yoksa Irak’ta mı yapılacağı tartışmaları yapılmaya başlanmıştır. Bunun yanında Irak’ta ABD Askerlerine karşı yapılan bir direnişin hangi noktaya gideceği üzerinde yorumlarda beraberinde yapılmaya başlanmıştır. Şüphesiz Saddam’ın yakalanması kısa vadede ABD açısından bir başarı ancak uzun vadede riskleri üzerinde taşıyan bir olaydır. Saddam’ın yakalanması Irak’taki direnişi güçlendirip kalıcı hale getirebilir ve Irak’ta bulunan milliyetçi direnişçiler ile dinci direnişçilerin işbirliği yapmasına sebep olabilir.[125]
Sonuçta 11 Eylül saldırıları ile birlikte ABD Orta Doğunun kalbine yerleşmiş, Kafkasya ve Orta Asya’da daha aktif bir aktör haline gelmiştir.[126]
III.II.I.  SAVAŞ SONRASI BUSH VE BLAİR’A TEPKİLER
Savaştan önce Irak’ın kitle imha silahları geliştirdiğini, bu silahlar ile dünyayı tehdit ettiğini öne süren bu ikiliye karşı savaştan sonra özellikle kitle imha silahları ve savaşta verilen kayıplar ile birlikte tepkiler artmaya başlamıştır.[127] Saddam’ı Hitler’e benzeterek Saddam’ın Hitler’le aynı formda göründüğünü söyleyen ve “ne yapacağımızı bilmeliyiz”[128] diyen Tony Blair’e karşı kamu oyunda gittikçe artan tepkiler başlamıştır.  The Guardian Gazetesinde savaş dolayısıyla Blair’in güvenilirliğinin yok olduğu ve kredisinin tükendiği yazılmış, Tony Blair’in siyasi olarak öleceğinin savaş öncesi zaten belli olduğunu, Blair’in güvenilirliğinin ve otoritesinin Irak’ın kumları arasında kaybolduğunun görüldüğünü yazmışlardır.[129] Aynı gazetede Irak’ın Bush ve Blair’i linç ettiği ifadeleri yer almıştır, aynı Jessica olayı gibi. İngiliz askerlerine Irak’ın cehennem haline geldiği, Irak’ın adım adım Vietnam haline geldiği ifadeleri yer almaya başlamıştır. Tony Blair diplomatik turlar yapmasının, ABD Kongresinde Cumhuriyetçileri övmesinin gerçekleri saklayamadığı ve Blair’in kendi ülkesindeki çizgisini kaybettiği söylenmiştir.[130] Yine  Bush’un da savaşın sonunu ilan etmesinden beri Irak’taki mevcut kuvvetlere karşı yapılan saldırılar sonucunda ABD’nin ölü sayısının artmasıyla birlikte büyük bir siyasi kıskaç altında bulunduğu belirtilmiştir.[131] 15 Aralık 2003 tarihli The Guardian Gazetesinde Sami Ramadani imzalı yazıda Irak’ta direnişe katılan ve geniş ölçüde destek alan örgütlerin sayısının on beşten fazla olduğu ve direnişe katılan binlerce kişi olduğu ve direnişin artarak devam edeceği yazılmış direnişin dünya çapında Amerikan halkı da dahil daha fazla destek toplayabileceği yorumunda bulunulmuştur.[132] USA Today Gazetesinde Patrick O’Driscoll  Irak’taki savaşın bitmesiyle 1 Mayıstan beri Irak’taki verdikleri ölü sayısının 25, yaralı sayısının ise 200’den fazla olduğunu yazmış, sözcü Richard Bridges ‘in ‘daha önce kayıplar vermiştik ancak bu en kötü olanıydı’[133] dediğini aktarmış yine aynı gazetenin duyurduğu bir anket sonucuna göre Bush’un savaş ve ekonomik siyaset konusunda halk desteğini kaybettiğini bildirmiş ve yorumunda ilk defa Amerikalıların çoğunluğunun Bush’un Irak’a el sürmesini onaylamadığını belirtmiştir.[134] Yüzde 54 olan Iraktaki savaşın zahmete değer olduğuna inanan kesimin oranının düştüğünü halkın yüzde 62’sinin ABD’nin kayıplarının beklenmedik bir seviyede olduğuna inandığını ve Bush’un halkın sorunlarını anlamadığını bildirmiştir.[135] Yine aynı gazeteden John Yaukey okuyucularına ‘Irak’taki insanların işi ve parası yok barış için bir fırsat yok bu nasıl bir son bulacak bir çıkış yolu görüyor musunuz?’ diye soru yöneltip, Bush yönetiminin bu gibi sorulara karşı cevap bulmada baskı hissettiklerini söylemiştir.[136] Yine Time da yer alan bir habere göre Pentagon’un Irak’ta ABD askerleri öldüğü zaman halka kaç tane ölü veya yaralı olduğunu bildirmediğini  yaralıların sadece birkaç tane olması durumunda bu saldırıda olmuş gibi gösterildiği yorumunu yapmış[137] Türkiye’nin on bin asker gönderimini oyladığını ve kabul ettiğini bununda Bush yönetimi için çok iyi bir zamanlama ile yapıldığını çünkü Bush’un Irak’ın göründüğü kadar karışık olmadığını halka inandırmak amacı ile ortaya bir kampanya attığı zamana denk geldiğini bildirmiştir.[138] Tony Karon Senato dış ilişkiler komite yöneticisi  Richard Lugar’ın Saddam’ın iddia edilen silahların nerede olduklarına dair ve Irak’ı işgal etme sürecinde daha gerçekçi deliller öne sürmesi şeklinde uyardığını yazmış, benzer bir uyarının da birinci Bush yönetiminde BM elçisi olarak görev yapmış olan Thomas Pickering tarafından Irakta ki iki yüz bin askerin orada ne kadar kalacağını açıklanması gerektiği şeklinde yapıldığını okuyucularına bildirmiştir.[139]
Yeni Şafak Gazetesi ABD Temsilciler Meclisinin  muhalefetteki demokrat partili üyelerinin Bush yönetiminin Irak politikasını başarısızlıkla suçladığını ve bu politikayı yapanların kovulmasını gerektiğini bunun Dünya’ya karşı bir sorumluluk olduğunu yazmış Demokrat Partili Nancy Pelosi ve John Murtha’ nın 2003 yılı başlarında Irak Savaşı ve terörizme karşı savaş için kongrenin verdiği 62 Milyar Doların nasıl harcandığını ilişkin detayların açıklanması gerektiğini söylediklerini okuyucularına duyurmuştur.[140]
III.III.  TÜRKİYE NASIL BİR IRAK İSTİYOR?
Türkiye sınır komşusu olması ve akrabalarının bir kısmının Irak’ta yaşamasından dolayı her durumda demokratik bir Irak istediğini belirtmektedir.
ABD’nin Irak’a yaptığı saldırının öncesinde ve sonrasında en çok tartışılan ve gündeme gelen konu Irak’ın parçalanması ve tek Irak yerine farklı hükümetlerin ortaya çıkması olmuştur. Irak’ın parçalanması durumunda kuzeyde Kürtler merkezde Sünni Araplar ve güneyde Şii Araplar tarafından üç ayrı hükümetin kurulmasına ihtimal gözüyle bakılmaktadır. Bölünmüş bir Irak ABD’nin saldırı amacıyla çelişmektedir. Çünkü hedef Saddam’ı devirmektir ve Saddam devrilmiştir. Bölgenin üçe bölünmesi sadece Türkiye’nin değil diğer komşu ülkelerinde istemediği bir durumdur. Çünkü bölge  güvenliği olumsuz yönde etkilenecek, bu da çevre ülkeleri  de olumsuz etkileyecektir. Irak’ın bölünmesi ve özellikle bir Kürt devletinin kurulması Türkiye’nin asla kabul edemeyeceği bir durumdur. Çünkü; Türkiye’de Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde bir çok Kürt yaşamaktadır.  Bu nedenle Türkiye  oluşacak bir Kürt devletini kendine bir tehdit olarak görmektedir.
Türkiye bölgede demokratik ve kendi kendini idare edebilen toprak bütünlüğü sağlanmış bir Irak görmek istediğini  her platform da belirtmektedir. Bu bağlam da bölgede Türkiye’nin batı kontrolünde bir Irak istemeyeceği açıktır.
1991 Körfez savaşından sonra bölgenin fiilen üçe bölünmesi ile etnik temelli  bir ayrışma yaşanmıştır. Bu ayrışma ile zaten ülke üçe bölünmüş bir  durumdadır. Türkiye  zaten 12 yıldır bu bölünmüş üçlü yapı ile bölgeyi değerlendirmektedir. Böyle bir durumda Türkiye, eyalet sistemini benimsemeyebilir. Ancak  aşırı bir tepki vereceği de beklenmemektedir.
ABD ve İngiltere Türkiye ile yaşanan gerginlik sırasında bir şeyin farkına varmıştır. Kürt gruplar, Irak operasyonuna karşı çıkan Avrupa Birliği’nin de özel hassasiyetleri arasındaydı. Olası bir Türk-Kürt çatışmasının önlenmesi için Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmemesine yönelik açıklamalar ardı ardına Avrupa’dan da geldi. İşte bu noktada, ABD ile İngiltere şimdilik bir sorun yaşanmayan Kuzey Irak bölgesinde Kürtlerin özgürlüklerine kavuşmaya başladığını söyleyerek Irak operasyonuna karşı çıkan “yaşlı Avrupa”nın da tepkisinin azaldığını gördü.[141] Türkiye’nin Iraklı Kürt’leri savunmakla ilgilenmediği açık; çünkü böyle bir hareket kesinlikle, Türk hükümetinin karşısında tüm enerjisiyle savaştığı Türkiye’deki Kürt hareketini güçlendirecektir.[142]
ABD’nin asıl hedefinin Irak’ta demokratik bir yönetim kurmak değil kendisine bağlı bir kukla Kürt devleti kurmak olduğu söylenmektedir. Aslında bunun doğruluk payı da vardı. Osmanlı Devleti’nin yıkılış aşaması da dahil olmak üzere yaşanan sorunlar sonrası böyle durumlarla karşılaşılmıştır.  ABD’nin kukla Kürt devleti kurma planlarını uzun süreden beri açıkça uygulamaya koyduğu da söylenebilir. ABD denetiminde toplanan Kürt parlamentosu kukla Kürt devletinin anayasasını ve hatta para birimini bile belirlemiştir. Yani Şu anda Kuzey Irak’ta ABD ajanı kukla devlet fiilen kurulmuştur ve ABD için Saddam diye bir sorun kalmamıştır. Asıl sorunun kukla Kürt devletinin kurulması olduğu ve saldırının amacının da bu olduğu söylenebilir.[143] Tabii ki bu durum malum olduğu üzere Türkiye’nin en hassas olduğu ve en son taviz vereceği konudur. Bundan dolayı Türkiye’nin Kürt Devleti’ni kabul edebileceği düşünülemez.
Görünen o ki; Irak’ta yakın bir zamanda demokratik bir Irak devleti ortaya çıkmayacaktır. Yıllardır Baas rejimi altında yönetilmeye alışkın halk kısa bir sürede demokratikleşemez. Sınır komşu olarak Türkiye açısından  bölgede demokrasi ile yönetilen  bir Irak Türkiye’nin hem siyası hem de ticari olarak daha çok işine gelecektir. Bundan dolayı Türkiye demokratik bir Irak devleti istemektedir. Resmi ağızlardan da bu teyit edilmektedir.[144]
Türkiye İran’dan dolayı  ABD ile birlikte bölgede  Şiilerin egemen olduğu bir sistemi de kesinlikle istememektedir. Bundan dolayı Sünni Arapların Irak’ta egemen olmasına Türkiye çok da karşı çıkmayacaktır.  Türkiye’nin de genel olarak Sünni olması Irak’taki Sünnilere karşı bir yakınlığı beraberinde getirmesi muhtemeldir. Bir değişim olduğu takdirde Irak’ın geleceğinin Sünni Arapların yine devletin merkezi yapısını oluşturacak tarzda, Şii Araplar, Kürtler ve Türkmenlerin siyasal ve kültürel özerkliğe sahip olacak bir düzende yeniden şekillendirilmesinin Türkiye’nin menfaatleri açısından en uygun hareket tarzı olacağı değerlendirilmiştir. Burada önemli olan nokta, Kürtlere verilecek özerkliğin yanında mutlaka Türkmenlere de özerklik verilmesidir. Aksi halde güvenlik açısından denge sağlanamaz ve Türkmenlerin varlığı korunamaz. Böyle bir yapılanmanın hem Irak yurttaşlarının temel hak ve hürriyetlerini güvence altına alacağı, hem de Irak’ta demokrasinin orta ve uzun vadede gelişebilmesi için uygun bir ortamın oluşmasına imkan yaratacağı kıymetlendirilmiştir. Bu özerk bölgelerin hukuksal ve fiili varlığının korunması için BM Güvenlik Konseyi daimi üyeleri ile Türkiye’nin belirli bir süre garantör olması da düşünülebilir. Bu şekilde anayasal-politik bir gelecek konusunda verilebilecek güvence Türkiye’nin Irak ile ilgili politik-askeri planlarının daha rahat bir atmosferde yapılabilmesine imkan yaratabilecektir. Irak’ın bir devlet olarak bütünlüğünü güvence altına alan ve belirsizlikten kurtaran bir planın, Irak’a karşı uluslararası bir koalisyon oluşturulmasını da kolaylaştırabileceği söylenebilir.[145]
DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Güvenliğin tehlikede olduğuna karar verecek olan egemenin kendisidir. Egemenin kendisidir zira egemen, olağanüstü hale karar verendir. Egemen, güvenliğini ve varlığını devam ettirebilmek için hukuksal kurallar yoluyla hukukun işlemediği, askıya alındığı bir düzen yaratmaktadır.[146] Bu bağlamda Amerika 11 Eylül saldırılarından sonra dünya ülkelerini tehlikeli ve dost ülkeler olmak üzere iki kategoride değerlendirmeye başlamıştır ve 2002 Eylülü’nde ilan ettiği Yeni Güvenlik Stratejisi’yle, Amerika’nın kendisini tehdit altında hissettiği her durumda saldırıya geçme hakkı olduğunu savunmaktadır. Bu iddiayla birlikte, mevcut uluslar arası hukukun barışı korumaya ve şiddeti önlemeye yönelik temel ilkeleri, BM Güvenlik Konseyi’nin uluslararası düzeyde geçerli olan şiddete karar verme tekeli ortadan kaldırılmaktadır. Bu durumda genel şiddet yasağı tamamen anlamsız hale gelmektedir. Bu haliyle, Amerika açısından tehlike oluşturduğu gerekçesiyle Irak’a saldırıda bulunulması BM Bildirgesi’ne aykırıdır.
Amerika Irak’a karşı müdahalesini hem Kasım 1990 tarihli 678 sayılı hem de Nisan 1991 tarihli 687 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararlarına dayandırmaktadır. Birinci kararın amacı, Irak güçlerini Kuveyt’ten çıkarmaktı; ikincisininki ise ateşkes ile birlikte Irak’ın silahsızlandırılmasını ve silahlarının denetlenmesini güvence altına almaktı. Kuveyt’in boşaltılmasıyla ve silah denetçilerinin kontrollerini yapmasıyla bu kararlar işlevlerini yerine getirmiştir. Buna ek olarak, Kasım 2002 tarihli ve 1441 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararında uzun tartışmalardan sonra yer verilen ve Irak’ın silahsızlanma yükümlülüğünü yerine getirmemesi ve silah denetçileriyle işbirliğine gitmemesi halinde “ciddi tedbirlerle” karşı karşıya kalacağına ilişkin hüküm, Amerika ve savaş müttefikleri tarafından şiddet kullanma hakkının dayanağı olarak gösterilmektedir. Oysa “ciddi tedbir” kavramından doğrudan doğruya bir savaş hali ilanı yorumunu yapmak BM’nin genel yapısı ve kuruluş felsefesiyle bağdaşmamaktadır.[147] Yani tamamen hukuksuz bir savaş yapılmış, ABD bütün dünya ile alay edercesine kendi hegemonyasını bütün devletlere kabul ettirmiştir. Şimdilerde Irak’tan sonra sıranın İran’da olduğu konuşulmakta, yazılmaktadır. Bu tehlikeli zincir içinde sıranın kimde olduğuna ise şu anda belki de ABD’nin stratejistleri ve karar alıcıları vermektedirler. Görünen o ki dünya daha çok kan görecek, hiçbir savaş diğerini bitirmeyecek, savaş savaşın sebebi olacaktır. ‘Bu dünya iki hükümdara az, tek hükümdara fazladır’ hükmünce, ABD Soğuk Savaş sonrası kendisine mutlaka kendini tetikleyecek bir düşman yaratacak, düşmanların bittiğinde kendisi de bitecektir.

Hazırlayan: Halis ÇEVİK

İÇ GÜVENLİĞİN ETİK VİZYONU VE POLİSİN ETİK MİSYONU

Etik Nedir?

“İnsanlar yarı melek yarı şeytan doğarlar. Gelişmiş ülkelerde insanların melek yönleri teşvik edilir, şeytan yönleri cezalandırılır. Hukuk çalışır, toplum cezalandırılan insanlara mesafeli davranır. Adalet sisteminin zayıfladığı ülkelerde ahlaksızlık daha çok pirim getirmektedir (Alaton, 2003).” diyor İshak Alaton konuşmasında. Bizce insan şeytan doğmamakta, bütünüyle melek doğmaktadır. Her halde onu şeytanlaştıran insan oğlunun ortaya koyduğu sistemler bütünü olsa gerek.
Ne insanlığın babası Adem’in yediği yasak elmayı, ne de Habil’in Kabili öldürmesini tartışacak değiliz. Bizim için ilk günahı kimin işlediği değil, kötülüklerle mücadele önemlidir. Mücadelemizi ise İsa’nın “İlk taşı, hiç günahı olmayan atsın.” söylemindeki hoşgörü felsefesiyle sürdüreceğiz. Sınırsız özgürlükler, şeytanların değil Tanrı’nındır. Tanrı’nın dahi kendisini kutsal kitabında merhamet etmeyle sınırladığını görmekteyiz.

Batıda Etik (Ethic) ve Moral olarak ifade edilen değerler şark kültüründe ahlak normlarında yerini bulmaktadır. Etik ve Ahlak günlük konuşmalarda birbirinin yerine sıkça kullanılmaktadır. Ancak bu ifadeler arasında da farklılıklar söz konusudur. Etik kavramının ahlaktan farklı olduğunu düşünenler, onun ahlaka kıyasla daha evrensel olduğunu ileri sürmektedirler. Ahlak milli bir olgu iken etik uluslar arası bir kavram olarak değerlendirilmektedir.

Etik ve Moral ifadeleri için çeşitli tanımlar yapılmaktadır. Dar anlamda etiğe; ahlak bilimi ve töre bilimi diyebiliriz. Moral ise ahlak ve ahlaka ait olgudur. Geniş anlamda etiğe yapılan tanımlardan bazıları da kısaca şöyledir:

Etik iyi ve doğru, mutlak iyi mutlak doğru olup olmadığı varsa buna ulaşılıp ulaşılamayacağını araştıran zihinsel çabadır. Etik, istenen bir yaşamın anlaşılması, araştırılması, neyin yapılıp neyin yapılamayacağının, neyin istenilip neyin istenilemeyeceğinin belirlenmeye çalışılmasıdır (Goksu ve Bilgiç)
Yaşam boyunca olumlu ve olumsuz yönleri ile karşımıza çıkan her olayı düşünürüz ve yeniden değerlendiririz. Benzer olayları yaşayan ve değerlendiren kişiler, eğer benzer sonuçlara varabiliyor ise, o zaman söz konusu süreci denetleyecek ve yönlendirecek bazı kuralların sağlıklı temelleri atılmış oluyor demektir.
İnsanlar var olduğu ilk günden beri hep “iyi” ve “doğru”ya yönelmiş, “kötü” ve “yanlış”tan sakınmış ve ondan uzak durmaya çalışmışlardır. Denebilir ki insanoğlunun iyiye doğru vazgeçemeyeceği sürekli bir eğilim ve yönelimi vardır. Dürüstlük, yardımseverlik, sadakat, doğruluk gibi değerler iyi değerler  olarak daimi kabul edilmiş, buna karşın yalancılık, hile, aldatma, sahtekarlık, hırsızlık, cana kıyma gibi davranışlar “kötü” olarak insanlık vicdanında yer almıştır. Bunlar gibi “değer öğeleri”, insanoğlunun bulunduğu her toplumda vazgeçilmez etik değerler olarak yer etmiştir (Aydın, 2000)
Etik ilkelere uymamanın sonucu, sosyal yaptırımdır. Bu ilkelere uymayan kişi anti-sosyal bir davranış sergilediğinden kendi onurunu ve toplumdaki saygınlığını zedelemiş olur. Ortak etik değerlere saygısızlık, mutsuzluğu, disiplinsizliği, dışlanmayı ve başarısızlığı doğurur (Goksu ve Bilgiç)
Yazılı olmayan kurallar, çoğu zaman yazılı olanlardan daha önemli ve yaptırım gücü daha yüksektir. Bu kurallar net çizgiler ile çizilemeyen, toplumdan topluma, kişiden kişiye değişebilen kavramlar üzerine oturduğu için tanımlamakta güçlükler yaşanır. Olması gerektiği hissedilir ama nasıl dile getirileceği bilinemez. Yazıldığı zaman uygulanıp uygulanmadığını denetleyecek mekanizmalar güvenlik güçleri değil, bizzat bunları yaşayanlardır. Bu nedenle etik kurallar bir bakıma kişinin kendi kendine duyduğu vicdani yükümlülükler ile sınırlıdır.
“Etik kelimesi, köken olarak Yunan dilinde “karekter” anlamını içeren “ethos” kelimesinden türetilmiştir. Yani “ethos” kelimesinden “ethics” türetilmiştir. Ethics ise kavram olarak ideal ve soyut olanı  vurgulayarak; ahlak kurallarının ve değer yargılarının ele alınması sonucu ortaya çıkmaktadır (Mengüşoğlu, 1965)
“Etiğin kavram olarak başka bir şekilde tarifi ise; bireylerin toplumda ve birbirleriyle kurmuş oldukları ilişkiler sonucu ortaya çıkan, ahlaki görevler ve zorunluluklarla ilgili olarak; neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi, neyin kötü olduğuna ilişkin değerleri araştıran ve bunlarla ilgilenen bir disiplin dalına denmektedir. Daha genel bir anlamda etik kavramı ise; ahlak felsefesi olarak da adlandırılmaktadır (Cerrah ve Semiz, 2000)
“Etik kavramı, günlük bir çok söylemlerde de genel olarak ahlak veya ahlakilik kavramları ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Bilimsel bir çok çalışmada bile bazen etik; töre kelimesi ile aynı anlamda kullanılmaktadır. Genel olarak farklı anlamları içeren bu kavramların ortak tarafı ise bireylerin birbirlerine karşı davranış kurallarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen davranış ilkelerini içermesidir (Akarsu, 1997)
 “Etik kavramının ahlaktan farklı olduğunu düşünenler, ayrıca onun ahlaka kıyasla daha evrensel olduğu görüşünü ortaya atmaktadırlar. Bu yaklaşıma göre ahlakın, toplumdan topluma hatta aynı ülke içerisindeki yöreden yöreye değiştiği ve göreceli değerleri içerdiği; etiğin ise bütün toplumlar için geçerli evrensel gerçekleri kapsadığı şeklinde ifade edilmektedir (Pehlivan ve Aydın, 2000).
“Ahlak; kültürel değerler ve ideallerle ilgili doğruları, yanlışları; bunlara uygun olarak nasıl davranılması gerektiğini ortaya koyar. Ahlak, toplumda kabul görmüş yazılı olmayan kuralları içerir. Buna karşın etik ise daha soyut kavramlara dayalı ve bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini tanımlamaya çalışır. Etik kurallarının belirli bir alana yönelik yazılı kuralları içermesi beklenir (Pehlivan, 1998)
Filozofların Ahlak Betimlemeleri
“Yasalar karşısında insan, başkalarının hakkına  tecavüz ettiği zaman suçludur.  Etiksel olarak ise bunu aklından geçirdiği anda bile suçludur. (Kant 1724-1804)”
“Ahlak bireyin kişisel bir görüş sorunudur. Ahlak her birey için kendi formüle ettiği ilkelerden ya da değerlerden oluşur. Ahlaksal ilkeler kamuoyu ile görelidirler. Toplumun onayladığı törel ölçütler ahlaksaldır, onaylamadığı ahlak dışı (Hume).”
“İyi ya da kötü, meydana gelen eylem değildir. İstenç iyi ya da kötü olur. Bu istek ussal, özerk bir istenç aracılığıyla anlığın içinde saptanabilir (Kant).”
“Tanrı evrenin ahlaksal düzenini oluşturur ve düzenler. Tanrı evrensel "ben"dir (Fichte).”
“Toplumsal törellik üç aşamada gelişir. 1- Aile 2- Toplum 3- Devlet. Ailede iki kişi, bir kişilik olur. Bir birey gerçek doğasını ve varlığını ancak başkalarında bulur. İlk olarak eşinde, ve sonra daha büyük toplumda, eşdeyişle aile, topluluk ve devlette ilişkileri genişledikçe yaşamı öncekine göre daha doyum verici ve tam olacaktır. Bir birey gizil bir kişidir. Aile, topluluk ve devlet ile ilişkiye girdikçe gerçek kişi olacaktır (Hegel).”
“Dünyanın etkin çabası iyi değil kötüdür. Mutluluk, kötülüğün ve acının geçici yokluğunda oluşur. Örnek hayvanlar dünyasındaki yaygın yabanilik, evrende kötülüğün ağır bastığını gösterir, çünkü bir hayvanın bir başkasını yemeden aldığı haz kurban tarafından çekilen acı ile orantılıdır (Schopenhauer).”
“İki tip ahlak vardır. 1-Kapalı: Birey toplum içinde geçerli olan tüm ahlaksal değerlere boyun eğer ve tam uyum içine girer. 2- Açık: Birey kendisi için, özgür bir ahlak anlayışı gösterir. Devrimsel bir ahlaktır ki katı, duruk, dışsal olarak dayatılmış kapalı biçimde daha yüksel bir düzeyde esin ve sezgi tarafından güdülür  (Bergson).”
Dünyada ve Türkiye'de Etik Çalışmalar
İş Ahlakı ya da etiğinin, etik alanının bir alt konusu olarak ağırlıklı biçimde gündeme gelmesi ABD'de 1960'larda başlamış,1980'lerde ise ABD'deki tüm büyük işletme ve şirketlerde "Etik İlkeleri" (Code of Ethics), "Etik Komiteleri", "Etik Hizmetiçi Eğitim ve Danışmanlık Birimleri" oluşmuştur. Bununla eş zamanlı olarak ABD'de neredeyse tüm işletme yüksek lisans programlarında "İş Ahlakı" başlıbaşına bir ders olarak yer almıştır.

Ayrıca "Etik Araştırma Merkezleri" kurulmuştur. Örneğin Georgetown Üniversitesi Kennedy Institute of Ethics; Arizona Devlet Üniversitesi, Lincoln Center of Ethics (Berkman) “Amerika’da 15 yıl önce bir ceza federasyonu oluşturduk. Bir şirkette yanlış bir eylem oluyorsa alarm sistemlerimiz devreye girmektedir. Elektronik devlet sistemimiz var. Her şey online görünüyor. Herşeyin açık olması gerekiyor. 7 yıldır her şey mükemel çalışıyor. Kamu etiğine bakacak olursak iyi etik programları kanunların uygulanmasından daha öne çıkabilir. Pek çok kurumun baş teftiş olayı var (Gilman, 2003) “Ülkemizde İş Ahlakı başlıklı bir ders ilk defa Bilkent Üniversitesi İşletme Yüksek Lisans programında 1992'de yer almıştır (Berkman)” O günden bu güne bakıldığında Türkiye’de yapılan çalışmalar oldukça az ve yavaştır. Bu çalışmalar kısaca şunlardır:

24 Aralık 2002 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi milletvekillerince hazırlanan "3069 Sayılı Türkiye Büyük Millet Meclisi Üyeliği İle Bağdaşmayan İşler Hakkında Kanun" ile "3628 Sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu"nda Değişiklik Yapılması ve "TBMM Etik Komisyonunun Kurulmasına" İlişkin Yasa (Siyasi Ahlak Yasası) Teklifi, TBMM Başkanlğı'na sunuldu.
TEDMER
Türkiye Etik Değerler Merkezi Vakfı (TEDMER) 25 Aralık 2001 tarihinde kurulmuş ve kuruluşu 3 Mart 2002 tarihinde de resmi gazetede yayınlanmıştır. Vakfın vizyonu; ‘Daha yaşanılabilir bir Türkiye için "Etik" bir toplum’dur. TEDMER, Sektör ayırt etmeksizin, kurumsal etik kodlarını belirleyerek bir standarta oturtmak neticesinde Türkiye' nin ekonomik, kültürel ve sosyal yaşamına katkı sağlamayı amaçlamaktadır.[xvi]
“Türkiye Etik Değerler Merkezi, Türkiye'deki kurumlarda ve kurumlar arası ilişkilerde etik anlayışı bilincinin oluşturulması, geliştirilmesi ve değerlendirilmesi için profesyonel ve bilimsel çalışmalar yapma amacını taşıyor. Büyük bir işadamına iki yıl önce TEDMER'in kuruluşunu anlattığımda bana "Göle yoğurt mayası çalmaya çıkmışsınız. Ama sizin mayanız tutacak" demişti. "Daha İyi Bir Türkiye İçin" bu maya tutmalı (Şenver, 2002) 
“TEDMER hiçbir zaman bir polis gibi görev yapmayacaktır. TEDMER'in hiçbir zaman etik değerlere uymayanları ortaya çıkarıp, onları teşhir eden bir görevi olmayacaktır. Etik değerler ve iş ahlakına sahip çıkan şirketlerin olumlu olan taraflarını görüp, ortaya çıkarıp onları TEDMER olarak ödüllendirmeyi ve özendirmeyi amaçlıyoruz (Şenver, 2002)
Üniversitelerin Çalışmaları
Türkiye’de 1992 yılından itibaren çeşitli üniversiteler etik çalışmalarında faaliyet göstermeye başlamışlardır. İlk olarak Bilkent Üniversitesinde bu alanda dersler verilmeye başlanmıştır. Sonraki yıllarda Boğaziçi Üniversitesi[xix], Yıldız Teknik Üniversitesi[xx], ODTÜ[xxi], İstanbul Kültür Üniversitesi[xxii] başta olmak üzere çeşitli üniversitelerde Etik Kulübleri kurulmuştur.
Emniyet Genel Müdürlüğü'nün Çalışmaları
“Türkiye’de polis etiği çalışmalarının tarihçesi üç-beş yıl ile sınırlı değildir. Türkiye’ de uzun yıllar önce yapılmış çalışmalar incelendiinde ‘etik’ kelimesine rastlanmasa da ‘meslek ahlakı’ ve ‘meslek terbiyesi’ gibi ifadeler ile meslek etiğine ilişqkin çalışmaların yapıldığı görülmektedir. 1939 yılına ait İstanbul Polis Mektebi diplomasında, o yıllar için polis okullarında sadece 13 dersin okutulduğu görülmektedir. Okutulan 13 dersten birisinin ‘Mesleki Terbiye’ adıyla polis meslek etiğine ilişkin eğitimi oluşturması,1900’ lü yılların başında bile polis etiğine verilen önemi göstermektedir. Yine aynı yıllara ait bir başka belge deş bu çalışmada değerlendirmeye esas alınan, Öğretmen Emniyet Müdürü İbrahim Feridun’ un 1910 yılında kaleme aldığı ‘Polis Efendilere Mahsus Terbiye ve Malumat-ı Meslekiye’ isimli kitabıdır (Beren, 2002:4)
“Avrupa konseyi bünyesinde 1997 yılından itibaren “Avrupa Polis Etiği” çalışması yürütülmektedir. Bu çalışmaya, Avrupa Konseyi üyesi ülkeler adına katılan üst  düzey  polisler, sosyal  bilimciler, hukukçular ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinden oluşmaktadır. Çalışmanın arkasındaki ana tema, yasaları uygulamakla görevli güvenlik  personelinin davranışlarını kontrol etmede sadece yasaların  yeterli  olmayabileceğidir.  Son toplantısı, 2001 yılında yapılmış, toplantı sonunda hazırlanan sonuç belgesi, bir tavsiye niteliğinde tüm üye ülke polis teşkilatlarına sunulmuştur (Kırış, 2003)
Avrupa Polis Etiği Yönetmeliği’ nde, “ülkeler arasında sürekli seyahat halinde olan Avrupalı vatandaşların, emniyet güçlerinin herkese aynı biçimde, adil ve önceden kestirilebilir biçimde davranacakları konusunda kendilerini güvende hissetme güvencesi sağlanacak, hem de emniyet güçlerinin uluslararası suçla mücadelede işbirliği ve dolayısıyla, etkinliğinin arttırılması söz konusu olabilecektir. (cerrah, Eryilmaz; 2001:25)
İç Güvenliğimizin Vizyonuna Etiksel Bir Bakış
Kanımızca suç ve suçlarla mücadelede örnek alınması gereken “Proaktif Polislik” sistemidir. Proaktif Polisliği kısaca suç oluşmadan önce suçun unsurlarını ortadan kaldırmaya yönelik çalışmalardır diye tanımlayabiliriz. Buna göre iç güvenlik yasama, yargı, başta istihbarat örgütleri, polis ve eğitim kurumları olmak üzere yürütme erklerinin koordineli bir çalışması ile sağlanmaktadır.
Adalet Sisteminin bugünkü durumu utanç vericidir. Yabancı sermayenin gelmeyişi adaletsizlikten kaynaklanmaktadır (Alaton, 2003). diyerek başta Alaton olmak üzere zirveye katılan tüm özel sektör ve iş adamları Yargı Sistemimizin etik çalışmadığını ve bunun sonucu olarak ta güvenilirliğini yitirdiğini vurgulamışlardır.
“Ahlak, yönetimi yargılayabilmek demektir. Yabancı sermayenin gelmeyişinde sizin muhitiniz iyi değil mesajı verilmetedir. Türkiye’nin yabancı sermayeyi istememesinin temelinde ahlaksızlığı hedef alan bir iç sömürge vardır (Altan, 2003). diyerek Mehmet Altan da Türkiye’nin etik dışı uygulamalarına ışık tutmuştur.
Bununla beraber “milletvekillerinin yargıya güven tartışmaları” ile “milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması tartışmaları” da bu konuyu kamuoyunun gündemine taşımıştır.
“Yasa çıkartmak yeterli değildir. Ancak Türkiye de uygulayabileceğimiz yasa konusunda da eksikliğimiz var. Kamu görevlilerinin yargılanabilmesi, dokunulmazlıkların kaldırılabilmesi gerekmektedir. Yolsuzluklar sadece yukarıdan aşağıya değildir. Biz parlementer olarak çok sayıda yolsuzlağa alet olmuşuzdur. Bu noktada da işlemin yürümesinde ciddi yasal boşluklar var. Önemli olan yasaların uygulanmasını sağlamaktır (Gürkan, 2003)
“Kültürümüzde, "bal tutan parmağını yalar", "devletin malı deniz, onu yemeyen domuz" gibi "özdeyişler" yer almıştır. İşin daha da acıklısı, bu "özdeyişlere" kısa bir zaman önce, "benim memurum işini bilir" biçiminde çok daha "çağdaş" ve hatta güncel sözlerin de Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst makamlarına gelmiş kişiler tarafından katılmış olmasıdır. Böylece, "toplumsal değerlerimiz" adeta rüşveti özendirir bir hale gelmiştir (Kongar)
“Türkiye 1.3 Milyar $’ı yabancı sermayeyi şeffaflık ve güven sebebiyle kaybetti. Güveni oluşturan unsurlar, açıklık, netlik, etkin uygulanması, dürüstlük, tarafsızlık, öngörülebilirlilik, hesap sorulabilirliliktir. Kamu gereken düzenlemeleri yapmadığı için etik anlayışını sergileyemiyor, hayata geçiremiyor. Özel sektörde etik davranışın kanunlardan öte bir yaşama biçimi olarak uygulanması gerekmektedir (Erdikler, 2003)
Türkiye Etik alanında yapılan çalışmalarda gelişmiş ülkelerin gerisinde kalmıştır. Bu çalışmaların yetersizliği nedeniyle devletin tüm organlarında etik dışı davranışlar ortaya çıkmıştır. Bu davranışları Prof. Dr. Ömer PEKER şöyle açıklamaktadır:

1.Ayrımcılık

2.Kayırma

3.Rüşvet

4.Yıldırma-Korkutma

5.İhmal

6.Sömürü (İstismar)

7.Bencillik

8.Yolsuzluk

9.İşkence (Eziyet)

10.Yaranma-Dalkavukluk

11.Şiddet-Baskı-Saldırganlık

12.İş İlişkilerine Politika Karıştırma

13.Hakaret ve Küfür

14.Bedensel ve Cinsel Taciz

15.Kötü Alışkanlıklar

16.Görev ve Yetkinin Kötüye Kullanımı

17.Dedikodu

18.Zimmet

19.Dogmatik Davranış

20.Yobazlık-Bağnazlık (Peker, 2002)

Bu etik dışı davranışların tümü iç güvenliğimizi tehdit edecek boyutlara varmıştır. Bu nedenle kamu yönetiminin etik kodları belirlenmeli ve standart yönetim modeli oluşturulmalıdır. Prof. Dr.Ömer PEKER, Kamu Yönetiminde etik ilkelerini de şöyle açıklamıştır:

1.Adalet

2.Eşitlik

3.Dürüstlük ve Doğruluk

4.Tarafsızlık

5.Sorumluluk

6.İnsan Hakları

7.Hümanizm

8.Bağlılık

9.Hukukun Üstünlüğü

10.Sevgi

11.Hoşgörü

12.Laiklik

13.Saygı

14.Tutumluluk

15.Demokrasi

16.Olumlu İnsan İlişkileri

17.Açıklık

18.Hak ve Özgürlük

19.Emeğin Hakkını Verme

20.Yasa Dışı Emirlere Karşı Direnme (Peker, 2002)

Emniyet Teşkilatında Yapılması Öngörülen Etik Projesi
“Güvenlik  hizmetlerinin daha sağlıklı bir şekilde yerine getirilmesi ve insan hakları ihlalllerinin en aza indirilmesi için yasal düzenlemelere ilave olarak bir de meslek ahlakına ihtiyaç vardır. İnsanları sadece cezai müeyyidesi olan yasalarla caydırmak ve kontrol etmek mümkün olmayabilir. Yasanın olmadığı bir yerde insan üzerinde etkili olan ancak onun vicdanıdır. Vicdanı etkileyen en önemli faktör ise, insanın ahlaki değer yargılarıdır (Kırış, 2003)
“Polis Meslek Ahlakı eğitimi ile güvenlik mensuplarının davranışlarını daha iyi kontrol edilebileceğine inanılmaktadır. Güvenlik personeli için önerilecek her ne kadar bazı evrensel doğrular ve ilkeler bulunsa da, evrensel etik ilkelerin farklı toplumlara uyarlanması yine farklı şekilllerde olmaktadır. Bu nedenle Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanan  meslek ahlakı ilkelerinin Türk polisine aynen adapte edilmeye çalışılması, arzu edilen sonuçları doğurmayacağından, yapılması gereken şey, gerek Avrupa ülkelerinde ve gerekse Amerika’da bu alanda yapılan bilimsel çalışma ve uygulamalar da göz ardı edilmeksizin, ama ağırlıklı olarak kendi sosyal ve kültürel yapımız ve değerlerimiz dikkate alınarak Türk Polisine yönelik yeni bir meslek ahlakı çalışması daha isabetli olacaktır. Zira farklı toplumların ahlak anlayışlarının  oluşumunda  her  toplumun din ve inanç sistemlerinin önemli bir etkisi olduğu muhakkaktır (Kırış, 2003)
Bütün bu bilgiler ışığında görülen o ki; Emniyet Teşkilatı, kısa, orta ve uzun vadeli etik projeleri geliştirmeli ve bu projeleri sırasıyla hayata geçirmelidir. Etik projeleri kapsamında yapılması öngörülen çalışmaları şu şekilde sıralamaktayız:
Etik Projesi Kapsamında Eğitim Çalışmaları

1.Polis Akademisi, Koleji ve PMYO’da etik dersleri verilmelidir.

2.Güvenlik Bilimleri Fakültesinde etik kulübü oluşturulmalıdır.

3.Güvenlik Bilimleri Enstitüsünde etikle ilgili yüksek lisans ve akademik çalışmalar yapılmalıdır.

4.Polis Akademisinde etikle ilgili konferans, sempozyum, panel vb. Etkinlikler düzenlenmelidir.

Etik Projesi Kapsamında EGM Bünyesindeki Çalışmalar

1.EGM ve Taşra teşkilatlarında etik ilkeler belirlenerek tüm güvenlik teşkilatları arasında etik standartizasyonu sağlanmalıdır.

2.Teşkilat mensuplarını etik dışı davranışlara iten nedenleri anket çalışmaları ile tespit ederek sorunun kaynağına inmeli ve daha sağlıklı çözüm yolları bulunmalıdır.

Hazırlayan; Bekir Peker, Mustafa Karabal ve Musa KARAKAYA

T.C. Konya Emniyet Müdürlüğü - Bilgi İşlem Şube Müdürlüğü 2005
Musallabağı Mh. Telgırafçı Hamdibey Cd. Selçuklu KONYA
Tel : 332 237 64 00   Fax : 332 235 25 16