|


 |
|
Konya Emniyet Müdürlüğü
|
REHBERLİK VE PSİKOLOJİK DANIŞMA BÜRO AMİRLİĞİ |
|
|
|
Çocukluk Çağı Psikozlar |
Çocukluk
Çağı Şizofrenisi (Erken Başlangıçlı Şizofreni)
Şizofreni, hakkında yanlış bilgilerin çok olduğu, bu nedenle
korkulan, düşünme, duygu ve davranışlarda bozukluklarla
giden, insanın içe kapanarak, kendine özgü bir dünyada
yaşadığı, gerçeklerden ve insanlar arası ilişkilerden
uzaklaştığı bir beyin hastalığıdır. Çocukluk çağı
şizofrenisi, erişkinlerdeki gibi halüsinasyon (varsanı) ve
sanrıları (yanlış inanış, hezeyan) içeren düşünce bozukluğu,
duygudurum anormallikleri ve ilişki kurmadaki zorluklarla
karakterize bir bozukluktur. Varsanı, diğer insanların
hissedemediği şeyler işitmeye, görmeye ve hissetmeye verilen
addır. Sanrı ise, birinin hastayı sürekli olarak izlediği
şeklinde bir inanç gibi başkaları için uygunsuz ya da
olanaksız görünen, doğru olmayan tuhaf fikirlerin bulunması
halidir. Şizofreni hastalarında ek olarak bellek, problem
çözümü ve planlama gibi düşünce süreçleriyle ilgili
bozukluklar da ortaya çıkabilir.
Çocuklarda nadir rastlanan bir bozukluk olup, erkek
çocuklarda daha sıktır. 5 yaşından önce nadiren görülmekte,
özellikle ergenlik çağında görülme riski artmaktadır.
Çocuklarda hastalık başlangıcından önce birtakım gelişme
gerilikleri görülebilmektedir. Ani başlangıçlı olabileceği
gibi özellikle çocuk ve ergenlerde yavaş yavaş, sinsi
şekilde başlangıç olabilmektedir. Tedavi edilebilir bir
hastalık olmakla beraber, hastaların önemli bir kısmında
hastalık tamamen ortadan kalkmayabilir.
Nedenleri:
Kesin neden bilinmemekte olup ailede şizofren olması
hastalığa yakalanma riskini artırır. Biyolojik, genetik
yatkınlığı olan kişilerde, toplumsal ve çevresel olayların
etkisiyle ortaya çıkar. Başlamasına ilişkin yanlış inanışlar
vardır. Yaşanan stresler tek başına hastalığa neden olmaz,
sadece biyolojik yatkınlığı olan kişilerde hastalığın ortaya
çıkmasına neden olurlar. Ailenin davranışlarının şizofren
yapmadığı ama bozukluğun ortaya çıkmasında veya
kötüleşmesinde rol oynadığı düşünülmektedir. Yüksek duygu
ifadeli aileler hasta çocuğu negatif yönde etkiler.
Son yıllarda şizofreninin ortaya çıkışında dopamin ve
serotonin sistemi gibi beyinde yer alan taşıyıcı (nörotransmitter)
sistemlerin rol oynadığı araştırmalarla gösterilmektedir.
Ayrıca doğum ve hamilelikteki komplikasyonların, erken
başlangıçlı şizofrenide sık olduğu bildirilmiştir, doğum
mevsimi ve virus enfeksiyonunun da etkili olabileceği
düşünülmüştür. Dil ve konuşma gecikmesi, IQ düşüklüğü,
dikkat kapasitesinde ve bilgi işleme fonksiyonunda
eksiklikler gibi beynin frontal lob fonksiyonlarında
bozukluklar erken çocukluk yaş başlangıçlı şizofrenide sık
görülmektedir.
Belirtileri:
Şizofreninin ortaya çıkışı değişik şekillerde olabilir. Bazı
hastalarda aniden ortaya çıkabileceği gibi çoğu hastada
sinsice yavaş yavaş gelişir. Yavaş seyir gösteren
şizofrenide başlangıçta dikkat toplama güçlüğü, toplumsal
ilgiyi kaybetme, içine kapanma, kendine bakımda azalma, dini
uğraşılarda artma gibi belirgin olmayan belirtiler
görülebilir. Bu başlangıç belirtilerinin ardından birkaç ay
veya yıl içinde de tüm belirtileri ile hastalık ortaya
çıkar. Hastalar sıklıkla garip davranışlar ve konuşmalar
sergilerler. Gerçekte olmayan sesler işitmeye ve hayaller
görmeye başlarlar. Bazı hastalarda garip pozisyonlarda veya
hiç hareket etmeksizin uzun süre sessiz kalma görülebilir.
Genel olarak çevreye ilgisizlik vardır. Konuşmada
dağınıklık, kendine özgü anlamı olan kelimelerle, içerik
olarak garip gelen konuşmalar, anlamsızlıklar,
mantıksızlıklar olabilir. Duygularda azalma, tepkisizlik,
dışa vurumda sorunlar olur. Hareketlerde de bazı
değişiklikler gözlenebilir, durgunluktan aşırı hareketliliğe
giden bozukluklar olabilir. Bazen sadece garip yüz
hareketleri, tekrarlayan bazı hareketler, bazen de saldırgan
davranışlar gözlenebilir. Dikkat toplama güçlüğü vardır,
hastalar bir konuya odaklanamazlar.
Varsanılar (Halüsinasyonlar) ve yanılsamalar (illüzyonlar)
gibi algı bozuklukları görülür. Yanılsama dışardan gelen
uyaranın yanlış algılanmasıdır. Varsanılara gelince işitme,
görme, dokunma gibi çeşitli algılara ilişkin olabilir. En
sık işitsel, daha sonra da görsel halüsinasyonlar olur.
İşitsel halüsinasyonlar çoğunlukla olumsuz şeyler söyleyen,
bazen hakaret eden sözlerdir. Şizofreni hastaları dünyayı
değişik algılar. Normalde çevrede varolan uyaranlar dışında
olmayan sesler, hayaller, garip kokularla dış dünya karışık
ve anlaşılmazdır. Bu ortamda hastalarda bunaltı artışı,
heyecan ve korku sıktır.
Şizofreni hastalarında saldırganlık sık görülen belirti
değildir. Ancak şizofreni belirtileri ortaya çıkmadan önce
saldırgan kişiliği olanlarda hastalık ortaya çıktıktan sonra
saldırganlık görülebilmektedir. Bunun dışındaki hastalar
genelde içine kapanıktır. Şüpheciliği olan hastalar ilaç
kullanmıyorlarsa saldırgan olabilirler. Genelde aile içinde
veya arkadaş ortamında saldırgan davranışlar gösterirler.
Şizofrenide intihar riski normal topluma göre fazladır,
hangi hastanın intihar edeceğini önceden kestirmek ise
genelde güçtür.
Bazı hastalarda belirtiler hafif seyrederken bazılarında
şiddetli semptomlar olabilir ve bu durumda hastaları kontrol
etmek güçleşebilir. Hastalar okul, arkadaş ilişkileri,
toplumsal olaylara ilgi ve isteklerini kaybederler.
Toplumsal çekilme, okul devam edememe, arkadaşlardan
uzaklaşma, yalnız kalmayı tercih etme sık görülür.
Hastalık şu özellikleri olan çocuklarda daha iyi seyreder:
—Ailenin sosyo-ekonomik düzeyinin yüksek olması
—Hastalık öncesi toplumsal ilişkiler ve işlevselliğin iyi
olması
—Başlangıç yaşının geç oluşu
—İlk hastalanma sonrası düzelmenin iyi derecede olması
—Aile ve çevre desteğinin iyi olması
—Ailede genetik yatkınlık olmaması
—Zekânın normal sınırlarda olması
—Başlangıcın bir olayı izleyerek olması
—Hastalığın yavaş yavaş değil, aniden başlaması
—Tedaviye başlama için geçen sürenin kısa olması
Tedavi:
Tedavide amaç; hastaların başkalarıyla normal ilişkiler
kurmasına yardımcı olmak, hastayı toplum içinde
yaşayabilecek hale getirmek ve hastalığı küçük dozlardaki
ilaçlar kullanarak kontrol altında tutabilmektir. Akut
vakalar hastaneye yatırılarak tedavi edilir, aşırı taşkınlık
gösterenlerde ve katatonik vakalarda elektroşok tedavisi
uygulanabilir. Şizofreni tedavisinin temelini antipsikotik
grubu ilaç tedavisi oluşturur. Bir çocuk ve ergen psikiyatri
uzmanının kontrolünde uzun süreli ilaç tedavileriyle
hastalar günlük yaşantılarına dönebilirler. Tedavide,
ilaçlara ek olarak destekleyici ve bilgilendirici bireysel,
grup ve aile tedavilerinin uygulanması da önemli yararlar
sağlar. Genel olarak bakıldığında, çocukluk çağı şizofrenisi
ergenlik çağındakine ve erişkinlerdekine göre daha az ilaç
cevabı vermekte ve daha kötü seyretmektedir.
UYUM VE DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI
Çocuklar her yeni gelişim dönemine geçtiklerinde yeni
beceriler kazanırlar. Çocuğun edindiği her yeni beceri
beraberinde çözülmesi gereken bir sorunu da getirir. Gelişim
dönemlerinde karşılaşılan sorunlar olağan ve geçicidir,
ancak çocuk bu dönemlerde çevresindeki yetişkinlerin yanlış
tutumlarına maruz kalırsa veya sorunlarını çözerken
engellemelerle karşılaşırsa, dönemsel (olağan) diye
nitelenen bu sorunların çözümü yeni gelişim dönemlerine ve
çocuğun ileriki yaşlarına ertelenir. Bu durumlarda ortaya
çıkan sorunlar uyum ve davranış bozuklukları olarak
adlandırılır. Örneğin, çocuk, sosyal-duygusal gelişimi
gereği yaşıtlarıyla oyun oynaması gereken bir yaşta, sürekli
yalnız kaldıysa, ileride içine kapanık bir çocuk ve yetişkin
olabilir; veya çocuk gelişimsel olarak kendi kendine üstünü
giyinme ve yemek yeme davranışlarını yapabilecek becerilere
sahipken, aile tarafından sürekli bu becerilerini
sergilemesi engellendiyse, bu alandaki gelişimini farketmesi
ileriki yaşlara kalacağı için yeni gelişim dönemlerinde
ortaya çıkacak sorunlarla baş etmesi güçleşecektir. Baskıcı,
aşırı disiplinli, aşırı koruyucu ve alaycı, aşağılayıcı aile
tutumları da uyum ve davranış bozukluklarına yol açar. Uyum
ve davranış bozuklukları yalnızca ailenin yanlış tutumlarına
bağlı olarak gelişmez, çevresel faktörlere bağlı olarak da
gelişebilir. Yangın, deprem, tüp patlaması gibi travmatik
olaylar; evdeki kavga ve huzursuzluklar, aile içi şiddet
gibi aile içi sorunlar; ölüm veya boşanma nedeniyle
anne-babadan uzak kalma gibi kayıp ve ayrılıklar da uyum ve
davranış bozukluklarına yol açan çevresel faktörlere örnek
olarak verilebilir.
Çocuklarda görülen uyum ve davranış bozuklukları aşağıdaki
gibi sıralanabilir;
- Altını ıslatma ve dışkı kaçırma
- Psikolojik kökenli kekemelik
- Parmak emme
- Tırnak yeme
- Fobiler ve korkular
- Yeme bozuklukları ve iştahsızlık
- Uyku bozuklukları
- Mastürbasyon (kendi kendini tatmin etme)
- İçe kapanıklık
- Çalma
- Yalan söyleme
- Aşırı hareketlilik
- Saldırganlık
- Saç yolma
- Uyur gezerlik
- Bağımlılık
- Aşırı inatçılık
ALT ISLATMA (ENÜREZİS)
Genellikle çocuklar, 2-3 yaşlarında gündüz mesane kontrolünü
kazanırlar. Gece kontrolü ise 3,5-4,5 yaşları arasında
tamamlanmaktadır. Çocuğun normal gelişim içinde idrarını
gece ve gündüz kontrol edeceği biyolojik olgunluğa erişmesi
gereken 5 yaşından sonra tekrarlayıcı olarak istem dışı alt
ıslatması enürezis adını alır.
Enürezis tanısı konması için; 4 yaşını dolduran çocuğun,
yatağına ya da giysilerine tekrarlayıcı nitelikte idrar
kaçırması ve bu davranışın en az üç ay süre ile en az
haftada iki kez ortaya çıkması ya da klinik açıdan belirgin
bir sıkıntı doğurması ya da önemli işlevsellik alanlarında
(okulda, toplumsal, v.b) bozulmaya neden olması gerekir.
Ayrıca bu davranışın tıbbi bir duruma bağlı olmaması
gerekir.
İdrar kaçırma sadece gece uyku sırasında oluyorsa bu durum
Nokturnal enürezi, eğer idrar kaçırma çocuğun uyanık olduğu
saatlerde gerçekleşiyorsa Diürnal enürezis adını alır.
Nokturnal enürezis erkek çocuklarda, diurnal enürezis ise
kız çocuklarda daha sık görülür. Yaklaşık %75-80 oranında
bulunan bebekliklerinden beri enürektik olma durumuna
birincil enürezis denir. Bu durum sinir-kas kontrolündeki
gecikmeden veya anne babanın yetersiz tuvalet eğitiminden
kaynaklanabilir. Alt ıslatma probleminin %20-25lik bölümünü
oluşturan ikincil enürezis ise en az 1 yıl boyunca idrarını
kontrol edebildikten sonra bir gerilemenin olduğu durumdur.
İkincil enürezis bir kardeşin doğumuna tepki olarak
regresyon belirtisi olabilir.
Sıklık
Türkiye’de çocukların yaklaşık %20si ve yetişkinlerin %1i bu
sorunu yaşamaktadır. Ankara'daki Çocuk Ruh Sağlığı
bölümlerine getirilen çocuklardaki enürezis oranı %18-21
civarındadır. Sosyoekonomik düzeyin ve eğitim düzeyinin
düşük olduğu ailelerde, psikososyal açıdan olumsuz durumdaki
çocuklarda ve erkek çocuklarda kız çocuklardan
daha sık görülmektedir.
Nedenleri
Enürezisin nedenlerinden biri olarak ailesel bir yatkınlığın
bulunduğundan söz edilir.Enüretik çocukların işlevsel mesane
kapasitesinin düşük olduğundan, internal sfinkterin tam
olarak işlev görmesinin geciktiği de bildirilmiştir. Ayrıca
tuvalet eğitimine gelişimsel açıdan hazır olmadığı bir
dönemde başlama, katı tuvalet eğitimi ve anne-babanın
uygunsuz tutumları enürezise neden olabilir. Bu durumda
enürezis, genellikle titiz bir annenin katı tuvalet
eğitimine karşı pasif agresif bir tepki niteliği
taşıyabilmektedir. Tuvalet eğitimine çocuğun sfinkterleri
üzerindeki denetimini kazanmaya başladığı 1.5 yaşlarında
başlanması daha uygundur. Aile düzenindeki önemli
değişiklikler, ailede ölümler, ayrılıklar, boşanma,
geçimsizlikler, hastalıklar ya da okulda başarısızlıklar
gibi psikososyal etkenler özellikle ikincil enirezisin
nedenleri arasında sayılabilir. Ailenin aşırı koruyucu ve
hoşgörülü tutumları da çocuğun bebeksi kalmasına neden
olarak enürezis belirtisi ortaya çıkabilir.
Olumsuz Etkileri
Enüretik çocukların benlik saygılarının kontrol grubuna göre
daha düşük olduğunu, sorun düzelince benlik saygısının
normale döndüğünü gösteren birçok çalışma vardır. Çünkü
enürezis, özellikle çocukların kişilik gelişiminde etkili
olan sosyal faaliyetlere katılımını güçleştirir ve yaşamını
önemli ölçüde etkileyebilir. Ve bu şekilde çocukta özgüven
eksikliğine, benlik saygısının azalmasına ve sosyal kimlikle
ilgili sorunlara yol açabilir..
Ayırıcı Tanı
Enürezisin ayırıcı tanısında, organik veya metabolik bir
nedene bağlı olan enürezi durumlarına dikkat etmek gerekir.
Ürogenital sistem anormalileri, ürogenital sistem
enfeksiyonları, poliüri yapan metabolik hastalıklar, şeker
hastalığı, epilepsi v.s. olup olmadığı incelenmelidir.
Tedavi
Enürezisin biyolojik bir nedeni olmadığı ve durumun
psikolojik olduğu anlaşıldıktan sonra tedavisi başlar.
Tedavide uygulanan yöntemler; aileye danışmanlık, davranış
tedavisi, psikoterapi ve ilaçlardır. Aileye danışmanlık
yaparken, ailenin çocuğun enürezisine karşı duygu, düşünce
ve davranışları incelenir. Aileler bu duruma öfke, utanç ve
bıkkınlık hissederek cezalandırma, kıyaslama, utandırma gibi
tutumlarla olumsuz davranabiliyorlar veya çocuğu bezlerken
öpüp severek enürezisi destekleyen tutumlarda
bulunabiliyorlar. Her iki tutumun da zararlı olduğu aileye
açıklanır. Davranış tedavisinde uygulanabilecek birkaç
yöntem vardır. Bunlardan birinde, çocuğun az miktarda idrar
yapmasıyla idrar alarmı denilen bir zil çalar ve çocuk
uyanarak tuvalete gider. Takvim tutma ve ödüllendirme
teknikleri ise çocuğun motivasyonunu artırır ve ona
sorumluluk verir. Bu yöntemde çocuk ıslak veya kuru olduğu
geceleri bir takvim üzerinde işaretler. Eğer takvimde
işaretlenmiş olan kuru günler çoksa çocuğa ödül verilir.
Duygusal içeriği olan ödüller (kucaklamak, başardığını
hissettirmek, aferin demek) daha etkili olur. Bir başka
davranışçı yöntemde de çocuğa idrarı geldiğinde bir süre
tutması öğretilir ve bu süre giderek arttırılarak idrar
tonusu ve kapasitesinin arttırılması hedeflenir. Bunlardan
yanıt alınamazsa ilaç tedavisi denenebilir. İlaç tedavisi
etkilidir, ama tedaviye devam edilmezse enürezis
yineleyebilir. Çocuğun tedaviye dirençli olması, birlikte
davranış ve duygulanım sorunlarının görülmesi, zorlu yaşam
olaylarından sonra başlayan ikincil enürezis olması söz
konusu ise bir uzmana başvurarak psikoterapi görmesi
gerekir.
PARMAK EMME
Parmak emme, çocuklarda 3-4 yaşlarına kadar görülen bir
durumdur. Genellikle 18. ay dolaylarında sıklaşan parmak
emmenin 4 yaşına doğru kaybolması beklenir. Araştırmalar en
geç 5-6 yaşlarında sona erdiği taktirde parmak emmenin
zararının olmadığını, ancak devam etmesi halinde dişlerde
deformasyona neden olabileceğini kanıtlamıştır. Parmak
emmedeki sıklık oranı, çocuk okula başladığı sırada hızla
azalır. % 2 oranında 6-12 yaşlarında kazanılmış bir
alışkanlık olarak devam eder.
Sürekli parmak emme alışkanlığı psikolojik sorun ve
gerginliklerin bir sonucu olarak gelişebilir. Örneğin, yeni
bir kardeşin doğumu, çocukta bu tür bir alışkanlığın
başlamasına neden olabilir. Böyle bir durumda kardeşin
doğumundan önce çocuğun hazırlanması, kardeşin varlığına
karşı çocuğun statüsünün devam edeceği ve onun yerinin ayrı
olduğu konusunda çocuğun ikna edilmesi, kardeşin yardıma
muhtaç bir yakını olması nedeniyle elbirliğiyle ona bakma
gereğine çocuğun inandırılması ondaki gerginliği azaltır.
Parmak emme alışkanlığı karşısında anne babanın yapacağı en
sağlıklı yaklaşım, olayı telaşa kapılmadan sabırla
karşılamak ve sürekli ilgilenmekten kaçınarak, çocuğa bu
alışkanlığın bebekçe bir davranış olduğunu, başkalarının
gözüne hoş görünmeyeceğini basit bir dille anlatmaktır.
TIRNAK YEME ALIŞKANLIĞI
Tırnak yeme alışkanlığını çoğunlukla 3-4 yaşlarından önce
başlamaz. (Çok ender olarak 5 aylık gibi erken bir dönemde
görülebilir). Çocukların %33'ünde tırnak yeme davranışı
görülür. Bu oran erken ergenlik cağına kadar sürer. Ergenlik
çağına doğru çocukların hemen hemen yarısı tırnak yeme
davranışı gösterir.. Ayıca tırnak yiyen çocukların
ailelerinin çoğunda tırnak yiyenlere rastlanmaktadır. Bunun
için de tırnak yemenin bir taklit olduğu ve büyükleri taklit
etmek suretiyle öğrenildiği ileri sürülmektedir
Tırnak Yeme Alışkanlığının Nedenleri:
Tırnak yeme, çocuğun yaşamında hangi dönemde ortaya çıkmış
olursa olsun kesinlikle bir uyum ve davranış bozukluğu
olarak kabul edilmeli ve mutlaka altında yatan sebepler
tespit edilerek ortadan kaldırılmalıdır. Tırnak yeme
davranışı incelendiğinde, daha çok belirli bir grup sebepten
kaynaklandığı gözlemlenmektedir. Bu sebepler aşağıdaki
maddelerde gruplandırılmıştır.
- Üzüntü ve sıkıntı duyguları
- Gerilim ve kaygı duyguları
- Öfke ve saldırganlık duyguları
- Korku
- Değersizlik ve güvensizlik duyguları
- Aile içi iletişim sorunları
Tırnak yeme bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilir.
Aile içinde aşırı baskılı ve otoriter bir eğitimin
uygulanması ve bu çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi,
kıskançlık, yeterli ilgi ve sevgi görememe sıkıntı ve
gerginlik başlıca nedenlerdir.
Örneğin, herhangi bir sebepten dolayı anne – babasına kızan,
onlara karşı öfke duyan çocuk tırnak yeme davranışını
sergileyebilir. Okulda arkadaşlarına kendini doğru biçimde
ifade edemeyen çocuk bu sebeple kaygılanabilir ve bu
sıkıntısını tırnak yiyerek ifade edebilir. Çok sevdiği
köpeğini kaybeden çocuk, üzüntüsü nedeniyle bu davranışa
yönelebilir. Bunun dışında, öğretmeninden veya ailesinden
korkan ve cezalandırılma kaygısı taşıyan çocuk tırnak
yiyebilir. Aile içinde yaşanan huzursuzluklar, boşanma ve
ayrılıklarda sorunun ortaya çıkmasına katkıda bulunabilir.
Ayrıca, kendine güveni olmayan çocuklarda tırnak yeme
davranışı daha çok gözlemlenmektedir
Anne – babanın yaşantısı da önemli bir etkendir. Anne baba
geçimsizlikleri, anne babanın sık sık kavga etmesi, ailedeki
sorunlar çocuklarda tırnak yeme gibi davranışlara neden
olur. Bunun yanı sıra anne babanın aşırı kaygılı olması
çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması ayrıca anne babanın
çocuklar arasında ayrım yapması çocuklar arasında
kıskançlığa yol açar. Bu da dolaylı şekilde kendini tırnak
yeme olarak gösterir.
Tırnak Yeme Alışkanlığına Karşı Alınacak Önlemeler:
En etkili tedavi yöntemi, 3-4 yaşlarına kadar bu
alışkanlığın anne ve baba tarafından görmezlikten
gelinmesidir. Çocuğun bu alışkanlığı kazanmasının neden olan
etkenler saptanarak konuya çözüm getirilebilir. Ancak
çocuğun kendisini güvensiz hissetmesi halinde bu alışkanlığa
yeniden başladığı görülür. Çocuğun gururunu okşayarak,
tırnak yemenin onu ne denli çirkin yapabileceği telaşsız
biçimde anlatılmalıdır. Özellikle kız çocukları için manikür
malzemesi alınarak tırnaklarının manikürlü ve yenmiş
biçimleri onlara gösterilmelidir. Daha sonra bu alışkanlık
devam ederse:
Çocuğun gerginlik ve uyumsuzluk nedenleri iyice
araştırılmalı ve bunlar saptanarak çözüm getirilmeli
Çocukları korku, kaygı yaratacak durumlardan uzak tutmak
gerekir.
Küçük çocukların kaygı, korku verici televizyon filmlerini
izlemeleri, kavgalı olaylarda bulunmaları çocuğu
heyecanlandıracağı için sakıncalıdır.
Çocuğun ilgisi başka yöne de çekilebilir. Televizyon
izlerken onun ağzını çiğneyecek bir şeyle meşgul etmek
tırnak yemenin yerine geçebilir.
Çocuğa zaman verilmeli fazla zorlanmamalı
Çocuğu azarlamak, korkutmak, ceza vermek gibi zorlayıcı
yöntemlerin uygulanması yararlı olmamaktadır. Hatta kimi
zaman daha ağır duygusal problemlerin çıkmasına neden
olabilir
Güven duygusunun gelişmesini sağlamalı
Çocuğa yenmemiş tırnağın güzel olduğu fazla üzerinde
durmadan anlatılmalıdır.Tırnak yeme davranışı gerek
çocuklukta gerekse ergenlik döneminde çok sık karşılaşılan
bir sorun olduğu için hem anne – babalar tarafından hem de
tüm toplum tarafından çok kanıksanmış bir davranış olarak
görülür. Yalnızca çocukluk ve ergenlik döneminde değil,
yetişkinlik döneminde de bu davranışı sergileyen, devam
ettiren birçok insan vardır. Ancak bu davranışın çocukluk ve
ergenlik döneminde yeterince önemsenmeyerek giderilmesi
yetişkinlik dönemi de dahil birçok sıkıntıya yol açabilir.
Örneğin, okul veya iş hayatında, tırnağını yediğini
gizlemeye çalışan, ancak bu davranışı bırakamadığı için de
daha fazla gerginlik yaşayan birçok insan vardır. Sadece bu
durum bile kişide gerilim, suçluluk ve öfke (engellenmeye
bağlı olarak) duygularına yol açabilir. Bu nedenle davranış
iyice kalıplaşmadan, erken dönemde kalıcı bir çözüm
bulunmalıdır. Tüm uyum bozukluklarında olduğu gibi, sorunun
ortaya çıkmasına sebep olan faktörleri bulup, onları ortadan
kaldırmak en kalıcı ve doğru çözümü sağlar.
Aileler bu davranışın kendiliğinden kaybolmasını beklerler,
ancak kendiliğinden geçmez. Ancak ve ancak buna neden olan
sebepler ortadan kaldırıldığında geçer.
Anne – babalara, uzun süren tırnak yeme davranışıyla
karşılaştıklarında, bunun altında yatan psikolojik
faktörlerin neler olabileceğini öğrenmek ve gerekli
önlemleri alabilmek için bir psikologdan yardım almalarını
öneriyoruz.
Uyum ve davranış bozukluğu geliştiren çocukların
anne-babalarının hatalı tutumları aşağıdaki gibi
özetlenebilir;
1. Anne-babalar çocuklarının bilinçli olarak belirli
davranışları yaptıklarını düşünerek sorunu görmezden gelir
veya davranışı ve çocuğu baskı altına almaya çalışır. Oysa,
çocukların çok büyük bir çoğunluğu, bilinçli olarak bu
davranışları sergilemez. Çevrelerine bir mesaj vermek için,
yani rahatsız oldukları durumları ifade etmek için bunu
yaparlar.
2. Anne-babalar sorunu gidermek için, davranışı yapan çocuğu
küçük düşürücü, aşağılayıcı ve suçlayıcı tavırlar
sergilerler. Bazı aileler sorunu gidermek için çeşitli ceza
yöntemlerine, hatta şiddete bile başvurmaktadırlar.
Mastürbasyon yapan çocuğa ceza vermek, parmağını emen
çocuğun ağzına biber sürmek ve altını ıslatan çocuğu deşifre
etmek bu tip tutumlara örnek olarak verilebilir. Ailelerin,
cezadan ve suçlayıcı tavırlardan uzak durmaları gerekir. Bu
tip baskıcı tutumlar sorunu artırmaktan başka bir işe
yaramaz.
3. Bazı aileler ise, sorunu kendi haline bırakıp,
kendiliğinden geçmesini beklerler. Oysa, uyum ve davranış
bozuklukları kendiliğinden geçmez, mutlaka bu bozukluğun
altında yatan sebepler ortadan kaldırıldıktan sonra geçer.
Zaman içinde kendiliğinden geçen inatlaşma, parmak emme, alt
ıslatma vb. Sorunlar yukarıda sözünü ettiğimiz normal
dönemsel sorunlardır. Uyum bozukluğu olarak ortaya çıkan
davranışlar ise ileriki yaşlarda ortadan kalkmış gibi
gözükse bile ya yeni bir sorun olarak, ya da tekrarlanarak
karşımıza çıkar. Örneğin, parmak emme davranışı okul
yıllarında tırnak yeme veya öz-güven eksikliği olarak
yeniden belirebilir. Alt ıslatma davranışı olan 3 ve 4
yaşlarında iki çocuğu ele alalım; 3 yaşındaki çocuğun sorunu
6 ay içinde kendiliğinden geçebilir, çünkü bu yaşta görülen
bu davranış normaldir; ancak 4 yaşındaki çocuğun davranışı
kendiliğinden geçmez, çünkü bu bir uyum bozukluğudur.
Uyum ve Davranış Bozukluklarının Tedavisi
Ailelerin uyum ve davranış bozuklukları konusunda çok
bilinçli ve dikkatli olmaları, böyle bir sorundan
şüphelendiklerinde bir uzmana başvurmaktan çekinmemeleri
gerekir. Psikologlar, anne-baba ve çocukla yapılan ayrı ayrı
görüşmelerle sorunun sebeplerini tespit ederler. Çocuğun yaş
dönemine, sorunun çeşidine ve şiddetine göre aileye gerekli
önerilerde bulunur ve gerek görürlerse çocukla belirli bir
süre düzenli olarak görüşerek sorunun ortadan kalkmasını
sağlarlar. Ailelerin de amacı uzmanların amacıyla paralel
olmalıdır; amaç, davranış bozukluğunu ortadan kaldırmaya
çalışmak değil, bu bozukluğu ortaya çıkaran sebepleri
ortadan kaldırmaya çalışmak olmalıdır. |
|
Cocuklara Neler Oluyor? |
Son
günlerde çocuklar, işledikleri suçlarla Türkiye kamuoyunun
gündemindeler. Tüm anne-babaların dudaklarında hep aynı
soru: Çocuklarımıza neler oluyor? Uzmanlara göre
çocuklarımıza birşey olduğu yok. Asıl suçlu şiddeti
içselleştiren ve özendiren toplum. Anlaşılmamak,
engellenmişlik duygusu, ekonomik yetersizlik, haksızlığa
uğradığını düşünmek, kaale alınmamak, sürekli eleştirilmek
ve aşağılanmak çocukları suça iten diğer faktörler.
İzmir'de bir çocuk, oyun arkadaşını kalbinden bıçaklayarak
öldürdü. Sakarya'da 10 yaşındaki kız çocuğu mağazada
müşterinin çantasını alıp kaçarken yakalandı. Eskişehir'de 8
yaşındaki kız çocuğu soygun yaptı. Bankadan 48 milyar
bulunan çantayı çalan kız daha sonra yakalandı. Bursa'da 9
yaşındaki bir kız çocuğu, alışveriş merkezinde kapkaç yapıp
kaçtı. Türkiye son günlerde yoğun şekilde suç işleyen,
uzmanların deyişiyle suça yönlendirilen çocukları konuşuyor.
Tüm anne-babaların dudaklarında hep aynı soru: Çocuklarımıza
neler oluyor? Zira anne babalar haksız da değil. Çünkü anne
babaların kaygıları yapılan araştırmalara da yansımış
durumda.
3 bin 500 denek üzerinde yapılan bir araştırma çocukların
yüzde 15'nin çeşitli suçlara bulaştığını gösteriyor. Daha
kaygı verici olan gelişme ise suç işleme yaşının 7 yaşa
kadar düşmüş olması. Çocuk Mahkemeleri'nin verilerine göre,
1994-2003 yılları arasında ceza mahkemelerinde açılan
davalardaki çocuk sanıkların sayısı çok yakın bir tehlikenin
işareti adeta. 10 yıl önce çeşitli ceza mahkemelerinde
toplam 67 bin 240 çocuk yargılandı. Ancak aradan geçen
yıllarda suç işleyen çocukların sayısı tam iki kat artış
gösterdi.
Şiddet özendiriliyor
İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi
Doç. Dr. Serdar Değirmencioğlu'na göre, şiddet 5 yıldır
Türkiye'nin bir numaralı gündemi. Çocukların şiddete
yönelmesini doğuran faktörlerin, toplumsal normlardan
kaynağını aldığını ifade eden Değirmencioğlu, toplumsal
yaşamın her alanında görülen şiddetin ara ara
gerçekleştiğini söylüyor. Değirmencioğlu, sistemin işleyişi,
ordunun elindeki gücün denetlenememesi, hala silahlı
çatışmanın çözüm olduğuna inanan grupların varlığı,
emniyetin sert yöntemlere inanması, Çiller döneminde kurulan
derin devlet olgusu gibi faktörlerin genel çerçevede
toplumda şiddeti özendirdiğini kaydediyor. Değirmencioğlu,
yoksul ve aşırı göç alan mahallelerde çocukların şiddete
daha fazla yöneldiğinin altını çiziyor.
Uzman Psikolog Saynur Kaya ise, anlaşılmamak, engellenmişlik
duygusu, ekonomik yetersizlik, haksızlığa uğradığını
düşünmek, kaale alınmamak, sürekli eleştirilmek ve
aşağılanmak gibi davranışsal ve zihinsel süreçlerin
çocukları öfkelendirdiğine dikkat çekti. Kaya, "Öfke temel
insani duygu, ancak öfkenin ifadesinde sorun yaşıyoruz
toplum olarak" diyor.
Medyanın etkisi ne?
Kaya'ya göre, şiddetin yer yer ödüllendirildiği durumlar da
var. Çocuklar bunları gerek TV'lerde, gerek sokakta, gerek
aile içinde gözlemliyorlar ve kendilerine model alıyorlar.
Kaya, "TV dizilerine bakın, şiddetin kurumsallaşması ve
şiddetin 'ulaşılmak istenen şeylere ulaşma aracı' olarak
kullanılması ile karşılaşırsınız" diye konuşuyor.
Doç. Dr. Değirmencioğlu, medya çocukları şiddete özendiriyor
görüşünü dile getiren Kaya gibi düşünmüyor.
Değirmencioğlu'na göre, medya tetikleyen faktör gibi görünür
ama etkisi ikincil planda. Değirmencioğlu, medya çocukları
suça itiyor olsaydı şiddete bulaşan çocuk sayısının daha
fazla olacağını dile getiriyor.
Ne yapılmalı?
Doç. Dr. Değirmencioğlu'na göre, çocuğun hayatında
kendisinin de taraf olduğu çözümler üretilmeli. Okullar
demokratikleşmeli. Aileler çocuk yetiştirmeye hazır hale
getirilmeli. Psikolog Kaya göre ise, çocukları şiddet
olgusuna yönlendirmemek için toplumun tüm aktörleri
şiddetten arındırılmalı. Yoksa şöyle yapın böyle yapınlarla
bir yere varamayız. |
|
Doktor, Cocugum Cok Yaramaz!... |
Çocuğa
hangi davranışlarının iyi, hangi davranışları yapmaması
gerektiğini öğretmek ebeveynlerin görevidir. Bunların çocuğa
öğretilmesi aslında sanıldığı kadar zor değildir, ancak
biraz sabır gerektirir. Özellikle küçük çocukların öğrenmesi
zaman aldığından, hatalı bir davranışı değiştirmek
genellikle birkaç haftalık bir çalışmayı gerektirir. Bunun
için acele edip hemen ümitsizliğe kapılmamalıdır.
Çocuk eğitiminde cezanın yeri
Terbiye etmek denilince pek çok kişinin aklına hemen
cezalandırma gelir. "Dayak cennetten çıkmadır" ya da "
Kızını dövmeyen dizini döver" gibi atasözleri, ülkemizde
cezalandırmanın çocuk eğitiminin bir parçası olarak
asırlarca kullanıldığının bir kanıtı olarak dilimizde yer
etmiştir. Terbiye etmek ve cezalandırmak birbirinden çok
farklı kavramlardır. Terbiye, çocuğa olumlu davranışların,
kendini nasıl kontrol etmesi gerektiğinin öğretildiği ve
içinde ödüllendirmenin de yer aldığı bir sistemdir.
Cezalandırma ise daha negatif bir anlam taşır; çocuğun
yaptığı ya da yapmadığı bir davranışın arkasından gelen bir
sonuçtur. "Terbiye etmek" bizim geleneklerimizde genellikle
cezayı çağrıştırdığından, "eğitmek" kavramının kullanılması
daha yerinde olacaktır. Çocuk yalnızca yanlış yaptığı
zamanlarda değil, diğer zamanlarda da davranışları konusunda
eğitilmelidir. Hatalı davrandıkları zaman çocuklara kızma ve
azarlama yerine, olumlu davrandıklarında yüreklendirme ve
takdir etme, onların yanlış davranışlarını daha kolay
değiştirmelerini sağlayacaktır. Çocuklar kendilerine değer
verildiğini gördükçe kendilerini daha iyi hissedecek,
çevredekileri daha fazla dinlemeye gayret edecektir.
İyi davranışların takdir edilmesi
Çocuğun ilerideki davranışlarının temeli daha doğumdan
itibaren biçimlenmeye başlar. Örneğin, bebek altını
kirlettiği ya da acıktığı zaman ağlayarak isteklerini
belirtir. Anne hemen onun yanına gidip isteğini
karşıladığında, bebek annesinin yanında olduğunu bilerek ona
güven duyar.
Bebek iki aylık olduğu zaman, kendi kendine uykuya dalmasına
izin verilmelidir. Bu aydan itibaren, bebeğin uyku, beslenme
ve oyun zamanları aileye uyum sağlayacak biçimde belirli bir
düzene konulmaya çalışılmalıdır. Bebek emeklemeye ve
yürümeye başladıktan sonra gereken güvenlik önlemleri
alınmalı, onun için tehlikeli olabilecek cisimler ortalıkta
bırakılmamalıdır. Çocuk için tehlikeli olmayacak eşyalar
ise, merakını gidermesi açısından onun ulaşabileceği yerlere
konulmalıdır. Örneğin, ağır tencere ve çaydanlık gibi
çocuğun yaralanmasına neden olabilecek eşyalar dolapta
kilitli tutulurken, daha hafif olan tabaklar ve plastik
eşyaların konulduğu dolaplar açık tutulabilir. Çocuğun
hareketlenmeye başladığı bu dönem, ona en fazla dikkat
gösterilmesi gereken dönemdir. Örneğin, bebek soba ya da
elektrik ocağı gibi sıcak bir eşyaya yaklaştığında, "hayır,
sıcak!" gibi ifadelerle oradan uzaklaştırılmaya çalışılmalı
ve oynaması için eline bir oyuncak verilmelidir. Başlangıçta
bebek bunun bir oyun olduğunu zannedip gülse bile, birkaç
hafta sonra onun zararlı bir şey olduğunu öğrenecektir.
Çocuk 18 aylık olduğunda çocuğun kontrol edilmesi biraz daha
zorlaşır. Bu yaşlarda çocuk kendi gücünün sınırlarını
öğrenmek ister. Bu dönemde, anne, baba birlikte, onun hangi
davranışlarına izin verip hangilerine vermeyeceklerini
kararlaştırmalıdırlar. Böylece çocuk da bir ikileme düşmemiş
olur. Ebeveynin nasıl davranması gerektiği konusunda aşağıda
bazı ipuçları verilmiştir:
a. Çocuğa değişik seçenekler sunmak
Belirli sınırlamalar getirirken, aynı zamanda belirli bir
serbestlik de tanınmış olur. Örneğin "Oyuncaklarını kendin
mi toplamak istersin, yoksa sana yardım edeyim mi?"
denilebilir.
b. Yapılması istenen davranışı bir oyuna dönüştürmek
Eğer çocuktan istenen davranış ilginç bir hale getirilirse
çocuk bundan zevk alacaktır. Örneğin, ona "Hadi bakalım
yarış yapalım, hangimiz daha çabuk elbisesini giyecek?"
denilebilir.
c. İleriye dönük plan yapmak
Çocuk hep aynı olumsuz davranışları yineliyorsa, örneğin,
bakkala gidildiği zaman sürekli bir şeyler istiyor,
tatsızlık çıkarıyorsa, başka bir zamanda bunun doğru
olmadığı ona öğretilmelidir. Bunun için, çocuğun karnının
tok olduğu bir zaman bakkala götürülerek alıştırılmaya
çalışılmalıdır. Sıkılmaması için de çocuğun yanında oyuncak
ya da kitap vb. götürülebilir.
d. Olumlu davranışını takdir etmek
Çocuk olumlu bir davranış gösterdiğinde bu davranışı
nedeniyle onurlandırılmalıdır. Bu, her zaman çocuğa hediye
alınması anlamına gelmez; ona sarılıp "Bugünkü güzel
davranışından dolayı çok mutlu oldum, teşekkür ederim" demek
de onu çok mutlu edecek, ilerideki davranışları için
yüreklendirecektir. Ama bazen işler yolunda gitmeyebilir.
Eninde sonunda, çocuk anne ya da babasını dinlemediğinde,
onların nasıl davranacağını, gerçekten söylediklerini yapıp
yapmayacaklarını sınamak isteyecektir. Eğer çocuk
ebeveynleri dinlemiyor ise, bu durumda başvurulacak bazı
yöntemler vardır:
1. Doğal sonuçlar
Çocuk yaptığı hareketin doğal sonuçlarına katlanmasını
öğrenmelidir. Ancak bu sonuçlar çocuk için herhangi bir
tehlike yaratmamalıdır. Örneğin, çocuk sütünü kasıtlı olarak
dökmüşse, o öğünde yeniden süt içemeyecek ya da eğer
oyuncağını kırmışsa artık o oyuncakla oynayamayacaktır.Bu
kendisinin yaptığı davranışların bir sonucu olduğu için de
anne ya da babayı suçlamayacaktır (kendi düşen ağlamaz
kuralı). Böylece çocuk sütünü bir daha dökmemesini, oyuncağı
ile daha dikkatli oynamasını kısa zamanda öğrenecektir.
2. Mantıklı sonuçlar
Çocuğun doğal sonuçlarla öğrenmesi en iyisidir. Ancak bu her
zaman işe yaramayabilir. Örneğin, anne çocuğa oyuncaklarını
toplamasını söylemişse ve çocuk da bunu yapmıyorsa ne
yapılabilir? İşte bu durumda, çocuğun hareketiyle ilgili bir
sonuç yaratılabilir. Anne, eğer çocuk oyuncaklarını
toplamazsa onları kaldıracağını ve akşama kadar oyuncaklarla
oynayamayacağını ona söyleyebilir. Bunu söylerken annenin
söylediği şeyi gerçekten yaparak ciddi olduğunu çocuğa
göstermesi gerekir. Fakat bunu bağırarak değil, yumuşak bir
ses tonu ile söylemelidir.
3. Çocuğun çok istediği bir şeyi kısıtlamak
Mantıklı bir sonuç çıkarmak her zaman mümkün olmayabilir.
Çocuk ebeveyni dinlememekte ısrar ediyorsa, çocuğa çok
istediği başka bir şeyin kısıtlanacağı söylenebilir. Ancak
bu yöntem uygulanırken bazı noktalara dikkat edilmelidir:
Beslenme gibi çocuğun gerçekten gereksinimi olan şeyler
kısıtlanmamalıdır. Bu yöntemin etkili olabilmesi için
kısıtlanacak şey çocuğun gerçekten çok istediği bir şey
olmalıdır.
Ebeveyn söylediği şeyi gerçekten yapmalıdır. Örneğin,
davranışını düzeltmediği sürece çocuğa dondurma yiyemeyeceği
söylenmiş, fakat herhangi olumlu bir gelişme olmadığı halde,
anne ya da baba onun gönlünü almak için biraz sonra dondurma
almışsa, bu yöntem doğaldır ki işlemeyecektir.
4. Belli bir süre bir yerde bekleme cezası
Bu ceza, diğer yöntemler işe yaramadığında en son çare
olarak kullanılabilir. Bu yöntem, çocuk diğer çocukları
ısırdığında, vurduğunda ya da buna benzer durumlarda
kullanılabilir. Çocuk önce bir kez ikaz edilir, eğer aynı
davranışı sürdürürse, ona önceden belirlenmiş bir odaya ya
da odanın bir köşesine gitmesi, orada bir süre, genellikle
de bir sandalyede sessiz bir biçimde beklemesi söylenir.
Eğer oraya gitmemekte direnirse, kucaklanarak oraya
götürülür ve bir süre orada kalması sağlanır. Bu cezanın
neden verildiği birkaç cümle ile ona anlatılmalıdır. Çocuğun
bekletildiği oda ya da yer çocuk açısından herhangi bir
tehlike içermemelidir.
Çocuğun orada bekleme süresi kabaca her yaş için 1 dakika
olarak belirlenir (Örneğin, 4 yaşında bir çocuk için 4
dakika gibi). Eğer ceza süresi çok uzun tutulursa, çocuk
neden oraya konulduğunu bir süre sonra unutacaktır.
Ceza süresi için saat kurulur, saat çaldığında çocuğa
cezasının bittiği söylenir. Çocuk bu süreyi uslu bir biçimde
tamamlarsa, sevecen bir biçimde kucaklanır ve "Tatlım,
cezalı olduğun için orada kalmak zorundaydın" gibi sözler
söylenir ve olay orada kapanır. Bu durumu çocuk ile
tartışmak gerekirse en az birkaç dakika geçmesi
beklenmelidir. Eğer ceza süresi içinde çocuk gene bağırır
çağırır ve olayı protesto ederse, saat yeniden kurulur ve
süre baştan başlatılır. Bu yöntemle, genellikle 2 hafta
içinde çocuk uyum sağlamayı öğrenecektir.
Etkili bir eğitim için bazı öneriler
Çocuğun neler yapıp neler yapamayacağına karar verilmelidir.
Her çocuk aynı hızda büyüme ve gelişme göstermez. Ebeveyn
çocuğa bir şey söylediğinde çocuk yapmıyor ise, bu kasıtlı
olabileceği gibi çocuk onu anlamadığından ya da
yapamadığından da olabilir.
Ebeveynler konuşmadan önce iyice düşünmelidir. Daha önce
çocuğa herhangi bir uyarıda bulunmuş ya da bir kural
koymuşlarsa ona uymaları gerekir. Bununla birlikte, çocuktan
beklenen davranış ya da konulan kurallar gerçekçi olmak
zorundadır. Bir diğer önemli nokta da, ebeveynin her zaman
aynı biçimde davranması, bir gün farklı diğer gün farklı
kurallar koymamasıdır. Çocuklar ne zaman nasıl
davranacaklarını çabuk öğrenirler. Bunun için de zaman zaman
ebeveynin koyduğu kuralları sınarlar ve onun sınırlarını
öğrenmeye çalışırlar. Örneğin, bakkalda huysuzluk yapan bir
çocuğu sakinleştirmek için anne ona sakız, şeker gibi şeyler
alırsa, bir daha bakkala gittiğinde çocuk yine aynı biçimde
davranacaktır.Bunu önlemek için ebeveyn her zaman aynı
biçimde davranmalı ve kendi koyduğu kuralları
çiğnememelidir.
Çocuk huysuzlandığında onun duyguları da dikkate alınmalı ve
onun neden öyle davrandığını anlamaya çalışmalıdır. Eğer
davranışın nedeni bulunursa çözüm arkasından gelecektir.
Ebeveyn onu anladığını çocuğa söylemelidir. Örneğin,
"Arkadaşın gittiği için üzülüyorsun, biliyorum, ama yine de
oyuncaklarını toplamalısın" gibi onu anladıklarını ifade
etmek oldukça yararlı olacaktır.Anne ve babalar da yaptığı
hatalardan ders almasını öğrenmelidir. Herhangi bir biçimde
yanlış davrandıkları zaman önce sakinleşmeli, gerekirse
çocuktan özür dilenmeli, bundan sonra nasıl davranacağını
ona söylemelidir. Çocuğa doğru davranışları öğretmek çocuk
eğitiminde elbette ki çok önemlidir. Ancak, çocuk kendini
kontrol etmesini ebeveynlere ve diğer büyüklere bakarak daha
çok öğrenir. Onun için ebeveynlerin söyledikleri ile
yaptıklarının tutarlı olması zorunludur. Büyükler gibi (!)
çocuklar da zaman zaman bazı hatalar yaparlar. Önemli olan,
bu yanlış davranışlardan yola çıkarak, doğruların ona
sevecen bir biçimde öğretilmesidir.
Çocuk eğitiminde tokadın yeri var mı?
Eskiden ebeveynlerden tokat yemek çocuk terbiyesinin
neredeyse ayrılmaz bir parçasıydı. Bu yüzden, şimdiki
erişkinler arasında tokat yemeyen birini bulmak oldukça
zordur. Günümüzde de özellikle kırsal kesimde ve büyük
şehirlerin varoşlarında çocuklar hala büyüklerinden tokat
yemektedir. Hatta okullarda bile zaman zaman öğretmenlerin
dayağa başvurduğu bilinen bir gerçektir. Peki bu "cennetten
çıkma (!)" olduğu tabir edilen dayağın çocuk eğitiminde yeri
var mı? Amerikan Pediatri Akademisi tokadın çocuk eğitiminde
kullanılmaması gerektiğini, eğer çocuğun cezalandırılması
gerekiyorsa ona alternatif diğer yöntemlerin kullanılmasını
önermektedir. Dayak atmanın çocuk eğitiminde yeri yoktur,
çünkü: O an için işe yaramış görünse bile, çocuğun
davranışını değiştirmede aslında daha önce söz edilen bir
sandalyede bekleme cezasından daha etkili değildir.
Tokat atmak çocuğa sorumluluk öğretmez, tersine onun daha da
kızmasına ve hırçınlaşmasına neden olur. Ebeveynlerin çoğu,
daha sonradan tokat attıkları için pişmanlık duymaktadırlar.
Sürekli tokat yiyen çocukta zamanla bu yöntem de artık işe
yaramaz olacaktır. Tokat atmak, şiddetine bağlı olarak
çocukta ciddi fiziksel hasarlara neden olabilir. Sürekli
dövülen çocuklarda depresyon, alkol kullanımı, diğer
çocuklara saldırganlık daha sık görülür, hatta erişkin
olduklarında kendi eş ve çocuklarını dövme ve suç işleme
oranları diğer kişilere göre daha fazla olmaktadır.
Yapılan çalışmalar, dayak yiyen çocukların, erişkin
olduklarında diğer kişileri –onları sevseler bile- daha çok
cezalandırma eğiliminde olduklarını ortaya koymuştur. Onun
için, hekimler olarak bizler, çocuk eğitimi konusunda
ebeveynlere doğru yolu göstermeli, sağlıklı bir nesil
yetiştirmek için her türlü şiddetten kaçınmaları gerektiğini
onlara olabildiğince öğretmeye çalışmalıyız. Son söz olarak,
Dorothy Law Nolte'un aşağıdaki satırları bu konuda
söylenmesi gerekenleri çok güzel bir biçimde dile getirmiyor
mu?
Çocuk yaşadıklarından öğrenir...
Eğer bir çocuk eleştiriyle yaşarsa,kınamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk düşmanlıkla yaşarsa, savaşmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk utançla yaşarsa, suçlu hissetmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörü ile yaşarsa, sabırlı olmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk övgüyle yaşarsa, değer vermeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alayla yaşarsa, utanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk adil yaşarsa, adaleti öğrenir.
Eğer bir çocuk güvenceyle yaşarsa, inanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk dürüstlükle yaşarsa, doğruyu öğrenir.
Eğer bir çocuk yüreklendirmeyle yaşarsa, kendine güvenmeyi
öğrenir.
Eğer bir çocuk arkadaşlıkla yaşarsa, dünyada sevgiyi bulmayı
öğrenir.
Eğer bir çocuk onaylamayla yaşarsa, kendinden hoşlanmayı
öğrenir.
Dorothy Law Nolte
Hazırlayan: Doç. Dr. Sadi Akşit |
|
Konusmaya Baslamayan Çocuk |
Konuşma
ve dil gelişimi iletişim ve sosyal hayatın en önemli
öğesidir. Kişi iletişim araçları ile kendini ifade eder ve
hayatını devam ettirir. Konuşma ve iletişimin eksik kaldığı
bir hayatta bir çok sıkıntının gelişmesi açısından zemin
hazırlanmış olur. Çocuk ilk doğduğu günden beri sürekli
olarak psikososyal ve psikomotor gelişim süreci
içerisindedir. Dil gelişimi de belli ölçüde doğumdan
itibaren gelişmeye başlar. En ideal olanı çocuğun yaşına
uygun konuşma becerisine kavuşması ve bu yönde herhangi bir
gelişimsel bir sıkıntı oluşmamasıdır. Çocuğun zamanında
konuşması, psikososyal gelişimin aşamalarının düzenli olması
, çocuğun sosyal ilişkilerinin ve gelişiminin normal olması
, zeka ve öğrenme kapasitesinin normal seviyeye gelmesi ,
ulaşması gereken gelişimsel dönemlere varması için
gereklidir. Konuşma bu kadar önemli olduğuna göre isterseniz
konuşmanın zamanı ve bunu pozitif ve negatif yönde etkileyen
etkenleri gözden geçirelim.
Genelde bütün çocukların konuşması ve dil gelişiminin olması
için yapısal olarak sinir sistemi , sinir sistemi ile dil
kasları arası yollar , ağız -damak -dudak -diş yapısının
doğuştan normal olması gerekmektedir. Bunlarda ki herhangi
bir doğumsal sıkıntı ve eksiklik veya sonradan oluşabilecek
bozukluk, çocuğun konuşmasını negatif yönde etkileyecektir.
Bu normal anatomik yapıyı kötü yönde etkileyebilecek bir çok
hastalık mevcuttur. Bu hastalıkların hamilelik döneminde
annede ve çocukta gelişmesi veya doğum sonrası çocukta
gelişmesi ile bu normal anatomik yapı bozulabilecektir. Bu
hastalıkları tek tek saymak oldukça uzun ve geniş kapsamlı
olduğundan , şu anda fazla ayrıntıya girmeden temel konuları
aktarmak istiyorum.
Çocukların genelde ilk altı ayında yavaş yavaş heceler
çıkmaya başlar ( ma ma , ba ba , da da vb ) , 12 aydan
itibaren kelimeler çıkmaya başlar ( anne , baba, mama , dede
vb ) , 18 aydan itibaren de cümle kurmaya başlar (anne gel ,
baba ver vb ). Bu gelişim dönemlerinin çok gerisinde kalan
çocukların genel olarak konuşma yönünden incelenmesi
gereklidir. Zira gözden kaçırılacak bir durum çocuğun
iletişim sorununa ikincil olarak , normal zeka gelişimini ,
sosyal gelişimini kötü yönde etkileyecektir. Bu arada bazı
çocuklar hiçbir problemi ( anatomik ve psikiyatrik )
olmadığı halde geç konuşmaya başlamakta ve konuşma geç
olmaktadır. Ama anne babalara tavsiyemiz , belli bir dönem
beklendikten sonra hala konuşmayan çocuklar için gerekli
incelemeleri sağlamaları uygun olur.
Konuşmaya negatif etki eden , yani geç konuşmaya neden olan
yada istenen konuşma seviyesini engelleyen durumları
belirtmek yerinde olur. Bunun en sık karşılaşılan nedenleri
arasında zeka sorunlarını saymak yerinde olur , Zeka olarak
yaşıtlarına göre geri olan çocuklar , yaşıtlarından daha geç
konuşmaya başlayacaklardır.
İşitme sorunu olan çocuklar dış dünyadan hiç bir ses
işitmedikleri ve uyaran almadıkları için konuşma sorunu
onlarda da yoğun bir şekilde olacaktır. Çocuğun konuşma
mekanizmasının ve yeteneğinin gelişmesi için dış dünyadan
ses olarak uyarı alması , bunları algılaması , yorumlaması ,
ayırt etmesi ve bunun sonucunda ona benzer sesleri
çıkartması süreci gereklidir. O nedenle konuşmayan
çocuklarda işitme yönünün incelenmesi uygun olur , özellikle
sık olarak otitis media ( orta kulak infeksiyonu ) geçiren
çocuklar için bu konuda dikkatli olunmalıdır.
Konuşma ya negatif etki edecek diğer bir durum ise çocuğun
görme sorunu olmasıdır . Bu durum işitme sorunu kadar
probleme yol açmasa da çocuğun etrafında olup biteneleri
görmesi , nesneleri tanıması , isimlerini öğrenmesi , diğer
çocuklara uyum sağlaması açısından , görme özürünün olması
,konuşma açısından sorun olabilmektedir.
Bir başka neden olarak sık havale ve epilepsi geçiren
çocukları örnek olark verebiliriz . Bazı çocuklar normal
konuşmaya başladıkları halde , hatta bazı cümleler
kurmalarına karşın geçirdikleri havaleler ve epileptik
nöbetler çocukların beynindeki işitme merkezi veya ilgili
bölümlerde zarara yol açarak , konuşma açısından ciddi
sorunlara yol açabilmektedir. Bu nedenle anne babaların
çocuklarının havale geçirmesini engellemeleri önemlidir. Bu
durumu olan çocuklarda EEG (elektroensefalografi) çekilerek
kolaylıkla havale ye bağlı sorunlar tespit edilebilir.
Bir diğer neden olarak kendi halinde olan , çok fazla uyarı
almayan çocuklarda , geç konuşma ve iletişim sorunları
olabilmektedir. Çocuğun doğduğu andan itibaren insanlar
arasında olması , onunla konuşulması , sevilmesi , oyun
oynanması onun gerekli çevresel uyarıları alarak konuşmasını
hızlandıracaktır. Diğer yandan etrafında fazla insan
bulamayan , kendi halinde kalan çocuklarda bu gelişim geri
olabilmektedir.
Yukarıda bahsedilen soruna paralel olarak özellikle 0-3
yaşta izlenen TV ye (saatlerce müzik , reklam izleme ) bağlı
olarak çocuklarda dış dünyadan kopma , kendi halinde olma
eğilimi , insanlardan ve insanlar arası ilişkilerden
uzaklaşma , nesneler ile daha fazla ilgilenme , duygusal
alışverişten vazgeçme , konuşmama , yaşıtları ile
ilgilenmeme , seslenince bakmama gibi bir durumun olduğu bir
psikiyatrik tablo gelişebilir. Buna bağlı olarak çocukların
konuşması gelişmez veya geliştikten sonra gerileyebilir. Bu
durum geç farkedildiği zaman konuşma sorununun yanısıra bir
çok sorunun eşlik ettiği otistik özellikler gelişebilir .
Anne babaların bu kritik yaşam evresinde ( 0-4 yaş ) çok
fazla TV izlettirmekten kaçınmaları yerinde olur.
Ayrıca düzenleme bozuklukları , yaygın gelişimsel gerilikler
, kronik depresyon , çocukluk çağı psikozları gibi bir çok
hastalıkta ve çok merkezi sinir sistemini tutan
hastalıklarda konuşma sorunları yaşanmaktadır.
Çocuğun konuşma ve iletişim yönünde gelişimini hızlandırmak
için yapılabilecekler.( yukarıda bahsedilen hastalıklar ve
bedensel sorunlar dışlandıktan sonra )
1- Çocuğa sevgi ve huzur dolu bir aile ortamı hazırlamak
2- Çocuk ile ilgilenmek ve sevildiğini hissettirmek
3- Çocuğun bedensel ihtiyaçlarına ( yemek , uyku , koruma vb
) cevap vermek
4- Çocuk ile yaşı ne olursa olsun sık sık konuşmaya çalışmak
5- Yaşına uygun bir şekilde onun ile oyun oynamak
6- Çocuk ile birlikte vakit geçirmek
7- Onun dengeli ve çeşitli beslenmesini sağlamak
8- Onun kendi haline kalmasına izin vermemek
9- Mümkün olduğunca yaşıtları ile birlikte oyun oynamasını
sağlamak
10- İnsanlar arasında sık sık bulundurmak
11- Ona hikaye masal anlatmak , ninni söylemek
12- Onun size gönderdiği konuşma ve ses mesajlarına cevap
vermek
13- Bir nesneyi eline aldığında onun ile ilgili ona bir
şeyler anlatmak ( çocuk 3- 4 aylık bir bebek olsa bile )
14- TV karşısında çok uzun süre kalmasını engellemek (0-4
yaş )
15- Onun ile konuşurken ses tonunu iyi ayarlamak
16- Onun işaret ile gösterdiği istekleri onunla konuşarak
yönlendirmek, anlatmasını sağlamak (yaşına uygun olarak)
17- Onun fikirlerine değer vermek onun ile sık sık
dertleşmek ( yaşına uygun olarak )
18- Onun kendine güvenini artırmak (bakınız özgüveni artırma
yolları )
19- Onun sık sık sosyal ortamlarda bulunmasını sağlamak
20- Kalabalık içinde onun konuşmasını teşvik etmek
21- O konuştuğunda onu cesaretlendirmek , teşvik etmek
22- Onun yaşına uygun bir eğitim almasını sağlamak
23- Günlük belli bir zaman ayırarak onun ile resimler
üzerinde bol bol konuşmak
24- Ondan yaşına uygun olarak hikaye , masal anlatmasını
istemek
25- Konuşma zorlukları gördüğünüzde onun dikkatini konuşma
zorlukları üzerine çekmemek |
|
Kardeşler Arası Kıskançlık |
Çocuklar
bir kardeşlerinin olmasını isterler, ancak kardeş doğumu ile
de yoğun bir kıskançlık yaşamaya ve anne babaları zorlamaya
başlarlar. Önceleri sürekli kardeş isteyen bir çocuğun bu
isteği gerçekleştikten sonra neden kardeşini kıskandığı,
hatta ona düşman gibi davrandığını anlamak zor olmalı. Oysa
bu çocukların süreklilik göstermeyen, değişken olan
isteklerini yansıtan, dolayısıyla onların doğasıyla ilgili
ipucu veren bir özellikleridir. Bu nedenle çocuk için diğer
önemli kararlarda olduğu gibi kardeş isteğinin gerekliliğine
de anne ve babanın karar vermesi gerekmektedir. Annenin
beden ve ruh sağlığı, ailenin ekonomik gücü, doğacak çocuğun
bakımına ilişkin sorumlulukların paylaşılması bu kararı
belirleyecektir.
Kardeş kıskançlığına gelince; kıskançlık insanoğlunun en
doğal, en evrensel duygularından birisidir. Kıskançlık
sevilen kişinin başkasıyla paylaşılmasına katlanamamak
olduğuna göre, sevginin bulunduğu her yere girer. Sevgililer
arasında belirli bir ölçüyü aşmadığı sürece, sevgi gülünün
dikeni sayılır. Ancak bu doğal duygu insanı kemiren bir
tutku olmaya başlayınca, sevgiyi gözeten bir duygu olmaktan
çıkar, sevgiyi yok eder. Çocuk için en değerli varlık anne
olduğuna göre onu başkalarıyla paylaşmak kolay, dayanılır
bir duygu değildir. Sevgilisini başkasının kolunda gören bir
erkekle, annesini, kucağında "yabancı" bir çocukla gören
kardeşin duyguları pek ayrılık göstermez. Anne sevgisini
yitirme korkusu, daha yeni bir kardeş geleceğini öğrendiği
anda içini sızlatmaya başlar.
Kardeş doğumu bu ve diğer nedenlerle çocuk için zorlayıcı
bir yaşam olayıdır. Gebeliğin ve yenidoğan çocuğun annede
oluşturduğu bedensel güçlükler ve yorgunluklar, çalışan
annenin zamanının önemli bir bölümünü çocuk bakımına
ayırması gibi nedenler eve gelen bu yabancı yüzündendir.
Gelen çocuğun cinsiyetinin farklı olması, beceriksizliği,
yoğun bir ilgi ve bakıma gereksinimi olması onun daha çok
sevildiği şeklinde yorumlanmakta ve kıskançlık artmaktadır.
Annenin yenidoğan bebekle birlikte oluşacak güçlüklerini
hafifletebilmek için çocuğun kreşe verilmesi ya da odasının
ayrılması gibi değişiklikler de bu duyguyu artıracak, yeni
uyum sorunlarına neden olacaktır.
Çocukla kardeşi arasındaki yaş farkı ne kadar azsa
kıskançlık o denli büyük olmaktadır.Henüz anneye
gereksinimin sürdüğü 3 yaşından küçük çocuklarda anne
ilgisinin azalması sonucu yeni kardeşe tepkisi büyük
olacaktır. İkinci ya da üçüncü kardeşi kabullenme daha kolay
olmaktadır.
Kardeş kıskançlığı doğal bir duygudur, sevgi ve
kıskançlık-nefret ara ara yoğunlaşarak zaman içinde
yoğunluğunu kaybeder. Kardeşini sevmek zorunda değildir.
Olumsuz duygular anlayışla karşılanmalı ve bu duyguları
belirtmesi yüreklendirilmelidir (beni de uğraştırıyor,
arasıra ben de kızıyorum, beceriksizliği yüzünden ona çok
zaman harcıyorum, seni sevmediğimi düşünme, eskisi kadar
seviyorum, ben de kardeşim doğduğunda kıskanmış, böyle
düşünmüştüm). Anne-baba bebeği, çocuğun önünde gösterişli
bir biçimde okşayıp sevmekten kaçınmalıdır.
Çocuklar eve gelen yabancıya farklı tutumlar sergileyebilir;
-sevgi gösterilerinde bulunabilir (annenin kendisinden
tümüyle uzaklaşmaması için onun yanında yer alır)
-abartılı sevgi gösterileri (alttaki duyguları ele veren
davranışlarla birliktedir; kardeşinin yanağını okşarken
biraz fazla sıkar, ağlatacak ölçüde kucaklar, kaza ile yere
düşürür)
-etkilenmemiş gibi davranma (bebekle ilgili görünmeyen
huysuzluklar, hırçınlıklar, tutturmalar, isteği
yapılmadığında ağlama, tepinme)
Hazırlayan: Doç. Dr. Selahattin Şenol |
|
Çocukluk Çağında Obezite |
Obezite
Nedir?
Obezite, vücutta depolanan yağ miktarının fazla olması
biçiminde tanımlanabilir. Klinik olarak obeziteyi tanımlamak
için kilonun boyun karesine oranlanması (kg/m2) ile elde
edilen vücut kitle indeksi kullanılır. Buna göre
erişkinlerde vücut kütle indeksi (VKİ)'nin 25'in üzerinde
olduğu kişiler aşırı kilolu, 30'un üzerinde olanlar obez
olarak tanımlanır. Çocuklarda ise yaş ve cinse göre
hazırlanan VKİ persentil eğrileri kullanılarak >85 persentil
olan çocuklar aşırı kilolu, >90 persentil olanlar ise obez
olarak sınıflandırılmaktadır. Ayrıca yaşa göre vücut
ağırlığı, boya göre ağırlık, deri kıvrım kalınlığının ölçümü
ve içerdiği yağ bakımından vücut kompozisyonu da kullanılan
diğer tanı yöntemleridir.
Sıklık
Hipertansiyon, dislipidemi, insülin rezistansı ve ağır
psikolojik strese yol açması nedeni ile önemli bir sorun
olan obezite, çocukluk çağında giderek artan bir sıklıkta
görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalarda
erişkinlerin %33'ünün, çocuk ve gençlerin ise %20-27'sinin
obez olduğu, 1976'dan sonraki on yılda 6-11 yaşlarında
obezitenin %54 oranında, 12-21 yaşlarındaki çocuklarda da
%64 oranında arttığı bildirilmektedir. Son yıllarda
obezitenin çocukluk yaş grubunda geçmiş yıllara göre
sıklığının arttığı gösterilmiştir.
Obezite Nasıl Oluşur?
Obeziteye neden olan çok yemenin mekanizmasında beyindeki
iştah merkezi önemli rol oynamaktadır. İnsan ve hayvanlarda
tokluk ve açlık sinyallerini alan merkezler olduğu
gösterilmiştir. Beyinde besin alımını etkileyen çeşitli
maddeler(peptidler; kolesistokinin, ürokortin ve nöropeptid
Y) bulunmaktadır. Kolesistokinin ve ürokortin besin alımını
azaltırken, NPY ise besin alımını artırmaktadır. NPY beynin
pek çok bölgesinde bulunur. Birçok obezitede beynin çeşitli
bölgelerinde NPY’nin arttığı gösterilmiştir. İnsülin vucutta
bulunan şekerin regülasyonunu sağlar. Obez çocuklarda
hiperinsülinemiye(kanda insülinin fazla olması) rağmen
normal glukoz düzeyleri insülin direncinin varlığını
gösterir. Önlem alınamadığı durumda insülin direnci
nedeniyle glukoz toleransı bozulup hiperglisemi(kanda
glukozun arttığı durum) gelişebilecektir. Vücut ağırlığının
artması ile birlikte insülinde de belirgin artış olmaktadır.
Yağ hücre kütlesinin büyümesi ve insülin gereksiniminin
artmasına karşın reseptör sayısının azalması insülin
direncine yol açmaktadır. Bu nedenle özellikle son yıllarda
sıklığının gittikçe artmasıyla gündeme gelen adolesan çağda
tip II diyabetes mellitus(tip II şeker hastalığı)
hastalığının obez çocuklarda ortaya çıkışı kolaylaşmaktadır.
Hazırlayıcı Etmenler
Araştırmalar sonucunda obezitenin gelişmiş ülkelerde düşük
sosyoekonomik düzeylerde, gelişmekte olan ülkelerde ise
yüksek sosyoekonomik düzeye sahip kesimlerde daha sık olduğu
gösterilmiştir. Şiddetli obezite ise sosyoekonomik durumdan
bağımsızdır. Beslenme biçimi ve beslenme alışkanlığı olarak
yüksek kalorili yiyeceklerle beslenen çocuklarda obezite
daha kolay gelişmektedir. Yaptığımız çalışmada yüksek
kalorili ve düşük lifli hazır yiyeceklerin %52 oranında
tüketilmesi bu veriyi desteklemektedir.
Çocukluk obezitesinde çevresel etmenler içinde ailenin
beslenme biçimi ve aktivasyon azlığı bulunmaktadır. Uzun
süre televizyon izleyen ve televizyon izlerken yüksek
kalorili yiyeceklerin tüketilmesi obeziteyi daha da
artırmaktadır. Obezite sıklığı 4 saatten daha fazla
televizyon izleyen çocuklarda 1 ya da 1 saatten daha az
televizyon izleyen çocuklara göre daha yüksek olarak
saptanmıştır. Obezite ve psikolojik etmenler arasında bir
ilişki olduğu kabul edilmektedir. Anne-baba çocuk arasındaki
olumsuz ilişkiler çocuğun ruhsal yapısını etkileyip aşırı
yemeye neden olabilmektedir.
Obezite ve genetik etmenler üzerinde yapılan araştırmalarda
her iki ebeveyn obez ise çocuğun obez olma şansı %80,
yalnızca biri obez ise oran %50, ikisi de obez değilse oran
%9 olarak bulunmuştur. Bu gözlemlerden yola çıkılarak
yapılan araştırmalarda vücut ağırlığını biyolojik olarak
kontrol eden moleküler komponentleri belirleyen bazı genler
bulunmuştur (ob geni, db geni, fat geni, tub geni, agouti
geni). Bunlardan ob geni leptin sentezini düzenleyerek iştah
azaltır. Db geni ise leptin bağlanmasını düzenlemektedir.
Son 10-20 yıl içerisinde obezite sıklığındaki bu artışın
asıl önemli nedeni; endüstriyel gelişme ile birlikte,
fiziksel güce dayalı yaşam tarzından inaktiviteye dayalı
yaşam tarzına geçiş ve yoğun kalori içeren besinlerin
tüketilmesi olarak görünmektedir. Tedavi öncesi
değerlendirme Obezitenin genetik ve endokrin nedenleri
gözden geçirilmeli, özellikle boy kısalığı olan obezite
olguları üzerinde dikkatle durulmalıdır.
Obez çocuklarda erken menarş, hiperlipidemi, artmış kalp
hızı, hepatik steatoz, akantozis nigrikans ile bozulmuş
glikoz metabolizması, uyku apnesi, psödotümör serebri,
polikistik over hastalığı, kolelitiyazis ve hipertansiyon
gibi birçok komplikasyon görülebilmektedir. Obez çocuk ve
adolesanlar ayrıca ortopedik sorunlar ve benlik saygısı
yönünden değerlendirilmelidir. Çocukluk çağında obeziteye
yol açan risk etmenlerine karşı alınacak tedbirler ile
obezitenin önlenmesi hem bu komplikasyonlardan koruyacak hem
de ileride sağlıklı birer erişkin olmalarını sağlayacaktır.
Tedavi
Diyet: Dengeli ve az kalorili diyet uygulanır. Normal kalori
gereksinimi %30-40 oranında azaltılır. Diyet %25-30 oranında
yağ, %50-55 oranında kompleks karbonhidrat ve %20-25
oranında protein içermelidir. Toplam kalori 5-8 öğüne
bölünerek verilmelidir. Bu diyet 5 yaş ve üstü çocuklarda
güvenle uygulanır. Haftada 0.5 kg verilmesi amaçlanır. Diyet
ile yavaş bir biçimde kilo verilmesi, kilo kazanımı
olmaksızın boy uzamasının sürdürülmesi, diyet, egzersiz ve
yeme davranışlarının değiştirilmesi, ailenin tedavi sürecine
katılımı ve obezitenin yinelemesinin önlenmesi
sağlanmalıdır.
Egzersiz
Kilo kaybının iki temel yaklaşımı kalori kısıtlaması ve
egzersizdir. Çalışmalara göre diyet ve egzersiz birlikte
uygulandığında yalnızca diyete göre daha fazla kilo kaybına
yol açmaktadır. Özellikle uzun dönemde, verilen kilonun
korunabilmesi için egzersiz vazgeçilmez unsurdur. Bu nedenle
egzersiz kilo vermeye yönelik tüm programların vazgeçilmez
bir parçasıdır. Egzersizin yararları şöyle özetlenebilir.
Egzersiz sırasında kalori harcanır. Kan basıncı, serum
kolesterolü, vücut kompozisyonu, kalp ve solunum sistemi
üzerinde olumlu etkileri vardır. Egzersiz obez kişinin
psikolojik durumunu iyileştirir. Yağsız vücut kütlesi
kaybını önler. Egzersiz haftada en az 3 kez, 30 dakika
süresince ter atacak kadar yapılmalıdır. Egzersiz yoğunluğu
ve süresi yavaş yavaş artırılmalıdır.
Obezitenin davranışsal tedavisi
Davranışsal yaklaşımların amacı obez hastaların yeme
alışkanlıklarını, aktivitelerini, düşünme biçimlerini
değiştirmektir. Davranışsal yaklaşımların temelinde bireyin
kendini disipline sokması yatar. Yine davranışsal
yaklaşımların en önemli amaçlarından birisi düzenli fiziksel
aktivite alışkanlığının hastalara kazandırılmasıdır |
|
Çocuk ve Okul Karne ve Tatil |
Çocuklar
psikososyal ve zihinsel gelişimleri sırasında
karşılaştıkları zorluklarda bulundukları gelişim dönemine
uygun olarak farklı tepkiler vermektedirler. Kreşe başlama,
öğretmen değişikliği, yakın çevreden sevilen birinin
hastalığı ya da kaybı, anne baba tartışması ve kardeş doğumu
gibi yaşam olayları karşısında zorlanmakta, belirli bir uyum
süreci yaşamaktadırlar.
Çocuklar olumlu ya da böylesi olumsuz duygularını
sözelleştirebilmeyi ancak ilkokula başladıkları dönemde,
daha belirgin olarak ise 9-10 yaşlarından sonra
kazanmaktadırlar. Başkalarının ne hissettiklerini ise daha
da sonraki gelişim dönemlerinde öğrenmektedirler. Duyguların
sözle ifade edilemediği dönemlerde yaşanan kaygı bedensel
tepkilerle belirtilmektedir. Kreşe ya da okula başlamada
zorlanan çocukların karın ağrıları olmakta, uyku, iştah ya
da davranışları ile ilgili tepkiler görülmektedir. Burada
"zorlanıyorum" ya da "alışamadım" olarak anlatılmak istenen
"karnım ağrıyor", "başım ağrıyor" ya da midem bulanıyor"
gibi bedensel yakınmalarla anlatılmaya çalışılır. Bu
yakınmaların ne kadar zorlanmaya bağlı ruhsal tepkiler
olduğu ya da bir bedensel hastalığın belirtisi olup olmadığı
sorularının yanıtı anne baba için hiç de kolay olmamaktadır.
Sıklıkla bir çocuk doktoruna başvurularak bedensel hastalığa
ilişkin kanıtlar aranmakta, çoğu zaman da uzun süreli
ayrıntılı incelemelere gerek duyulmaktadır. Çünkü bu dönemde
çocuğun beden ısısı yükselebilmekte, halsizlik, bitkinlik ve
iştahsızlık olabilmekte ve gerçekten acı çekmektedir.
Bu karmaşık etkileşim örüntüsü göz önüne alındığında, çocuk
ve ergenlerde psikososyal ve duygusal etkenlerin sıklıkla
bedensel yakınmalara neden olduğu ortaya çıkacaktır.
Okula başlama çocukları ve aileleri bekleyen önemli
adımlardandır. Daha önceden kreş ya da anaokulu gibi okul
öncesi kurumlara gitmeyen çocuklarda bu adım daha da zor
olabilmektedir. Yeni bir ortam, bilinmedik birçok kural ve
bunlara alışmak. Bu ilk adıma ilişkin sorunlar okulun
başladığı ilk haftalarda ortaya çıkmaktadır. Öğrenciler
okula anne babaları ile gelmekte, sınıflarda küçük sıralarda
öğrencilerin yanında anne babaları da sığmaya çalışarak
oturmaktadır. Haftalar içinde bu sırayı dolduran davetsiz
konuklar birer ikişer azalır, ancak bazı sınıflarda derslere
düzenli devam eden anne babalar kalmaktadır. Okul korkusu ya
da anne babadan ayrılma zorluğu olarak tanımlayabileceğimiz
bu durum ders başarını etkileyen ilk sorunlardandır.
Öğrenci, anne-baba ve öğretmenin birlikte çalışması ile bu
sorun giderek azalmakta, çocuk ya da genç yaşıtları gibi
uyum sağlayabilmektedir.
Ayrılma kaygısı ya da okul reddi olarak tanımlanan bu durum
anne baba tutumları, çocuk ve öğretmenin özellikleri gibi
durumlardan kaynaklanmaktadır. Özellikle çocuğun tüm
gereksinimlerini karşılayan, aşırı kaygılı, onun
bağımsızlığını desteklemeyen anne-baba tutumlarında okula
gitme gibi bir ayrılık hem ebeveynde hem de çocukta kaygı
doğurmaktadır. Aşırı koruyan, aşırı kontrolcü ebeveyn
çocuğun ayrılığında kaygı duyacaktır. Onun tek başına bir
şeyler yapamayacağını, sağlığı açısından sorun
oluşturacağını ya da kendi kontrolü dışına çıkacak,
yaptıklarını denetleyemeyecek duygusu yaşamaktadır. Çocuklar
ise daha önce ayrılma ya da ebeveyne bağlanma ile ilgili
özellikler gösteren, duygusal açıdan bulunduğu yaştan daha
küçük yaşta tepki veren bireylerdir. Anne baba ile yatan ya
da ayrı yatamayan, ağlama, tutturma gibi hemen tepki veren,
genelde ev dışında vakit geçirmeyi sevmeyen çocuklardır.
Okul ile ilgili hayali ya da gerçek kaygılar olabilir. Okula
gidiş yolundaki tehlikeler (trafik, çevrenin kalabalık ya da
ıssız oluşu vb.). Okula uyum sürecindeki öğretmenin
tahammülsüz ve/veya ceza ile eğitici tutumu, anne-babadan
habersiz ani ayrılma, sınıfa yaklaşınca anne babanın bırakıp
kaçması, söz verilen saatte almama, bu süreçte çocuğun
yalnız kalması gibi nedenler de etkili olmaktadır.
Okula başlama dönemindeki çocukların yaklaşık % 5 kadarında
bu durum profesyonel desteği gerektirecek yoğunlukta
olmaktadır. 18 yaşına kadar okula gitme ve aileden ayrılma
ile ilgili zorluklar görülebilmekte, genelde 13 yaşından
sonra belirtiler ve yakınmalar değişebilmektedir.
Okula gitmek istememe ve okuldan kaçma bu durum dışında;
davranış sorunları olan çocuklarda, kaygılı çocuklarda,
travma sonrası (örn; deprem) kaygı bozukluğu olan
çocuklarda, depresyonu ya da psikoz olarak belirtilen
belirgin ruhsal bozukluğu olan çocuklarda da görülmektedir.
Ancak bu hastaların diğer belirtileri ile ayrım yapılabilir.
Okul korkusu ya da ayrılma ile ilgili kaygısı olan
çocukların önceden ayrılığa, bağımsızlığa alıştırılması,
böyle bir sorun varsa anne-baba, çocuk ve okul işbirliği ile
çocuğun desteklenmesi gerekmektedir. Çocuğun bu ayrılığa
yavaş yavaş alıştırılması (anne ya da babanın sınıfta, sonra
koridorda, sonra bahçede ve daha sonra çocuğu evde beklemesi
gibi) çocuğa güvence verilmesi ve bu güvencelerin yerine
getirilmesi (seni bahçede bekleyeceğim-diyerek belirlenen
zamana kadar bahçede bekleme gibi), bu süre içinde çocuğun
sergilediği zorlukların bedensel bir nedenle oluşup
oluşmadığının araştırılması, kısa süreli ve yaygın değilse
bu belirtilerin fazla dikkate alınmaması (uyku, iştah,
davranış gibi tüm alanlara yayılan bir bozulma, sadece okul
saati öncesinde değil tüm gün olan kaygı, neşesinin giderek
azalması gibi) gerekir.
Eğer anne-baba ve öğretmenin çabası yetersizse, belirtiler
azalacağı yerde giderek artıyor veya yayılıyorsa, çocuk ve
ergen psikiyatri uzmanından değerlendirme ve yardım
istenmelidir. Sonuçta anne baba ve çocuğun bu uyum sürecine
uzman desteği eklenecek, gerekirse çocuğun kaygısı güvenilir
ilaçlarla azaltılacaktır.
Hazırlayan: Doç. Dr. Selahattin Şenol |
|
Gece Yatağa İşemesi |
Gece altını
ıslatma tıbbi adıyla Enürezis Nokturna tedavi edilebilir bir
hastalıktır. Çocuklarda sık görülür. 5 yaşından sonra ayda
bir-iki kez gece alt ıslatması olan çocuklarda bu hastalığın
varlığından söz edilebilir. Hastalığın uyku derinliği ve
mesane (idrar torbası) kapasitesi ile ilgili olduğu görüşü
hakimdir. Ayrıca psikolojik etmenler de hastalığın
oluşmasında rol oynamaktadır. Erkek çocuklarda kız çocuklara
oranla daha sık görülür.
Her sabah yatağından ıslak olarak kalkan bir çocuğun duyduğu
sıkıntıyı anlamak çok zor değildir. Bu durum aileler
tarafından hastalık olarak kabul edilmediği için çocuk
devamlı suçlanmakta ve zaman zaman cezaya çarptırılmaktadır.
oysa bu durumdan en fazla çocuk rahatsızdır ve kurtulmak
istemektedir. Özellikle yabancı bir evde yatması gerektiği
ya da kamp, tatil gibi nedenlerle evden uzak kaldığı
durumlarda çocuk çok yoğun utanma duygusu yaşar. Bu nedenle
bir çok faaliyete katılmak istemeyebilir.
Toplumumuzda gece altını ıslatmanın zamanla geçen normal bir
durum olduğuna dair yanlış bir kanaat vardır. Hatta sünnet
olunca, ergenlikte ya da askere gidince geçeceğine inanılır.
Oysa yaş ilerledikçe bazı vakalarda kendiliğinden düzelmeler
görülebilir. Ancak ne zaman olacağını kimsenin bilmediği bu
düzelmeyi beklemek çocuğun ruhsal yapısında derin yaralar
bırakacağından hatalı bir tutum olur. Gece altını ıslatan
çocuğu olan aileler eğer çocukları 5 yaşından büyük ise
tedavi yollarını aramalıdırlar. Bu hastalığın tedavisinde
oldukça yüz güldürücü sonuçlar alınmaktadır. Tedavide
kademeli olarak bazı programlar uygulanmakta ve ilaçlardan
da yararlanılmaktadır.
Halk arasında tedavide kullanılan bazı ilaçların kısırlığa
neden olabileceği gibi yanlış bir kanaat vardır. Gece alt
ıslatma sorunu olan çocuklarda kullanılan ilaçların kısırlık
yapması söz konusu değildir. Bu uydurma ve bilimsel dayanağı
olmayan bir söylentiden ibarettir.
Doç. Dr. Mücahit ÖZTÜRK'ün izniyle "Çocukta Psikiyatrik
Sorunlar" kitabından alınmıştır. |
| |
"GÜLÜMSEYİN
ÇÜNKÜ, BİZİM İÇİN DEĞERLİSİNİZ"
|
| |
|
|