ANA SAYFA
 AMAÇ VE İLKELERİMİZ
 REHBERLİK SERVİSİMİZ
 YÖNETMELİĞİMİZ
 BROŞÜRLERİMİZ
 KİTAP VE MAKALELER
 SLAYT GÖSTERİLERİ
 STRESLE BAŞETME
 BAŞARININ SIRLARI
 İLETİŞİM
 BİZE ULAŞIN E-DANIŞMA
 ALTIN KURALLAR
 BEYİN FIRTINASI
 PANİK ATAKLAR
 DEPRESYONLAR
 HİPER AKTİVİTE
 ÇOCUK PSİKOLOJİSİ
 İLLİZYON
 NLP VE İLKELERİ
 STRESİNİZİ ÖLÇÜN
 AKIL OKUYUCU
 TAVSİYE LİNKLER

 

 

Konya Emniyet Müdürlüğü

REHBERLİK VE PSİKOLOJİK DANIŞMA BÜRO AMİRLİĞİ (Altın Kurallar)

 

Faydalı olabileceğini düşündüğümüz Bilgiler

Özgüven
"Özgüven sürekli değişen dünya ile başetmeyi sağlar"
Tıpkı alfabeyi öğrenmenin çocukları okumaya hazırlaması gibi, güçlü bir özgüven de onları yaşamda karşılaşacakları zorluklara karşı hazırlar.

Özgüven çocukların yeni şeyleri deneme konusunda kendine güvenmelerini, engeller karşısında çaba göstermeye devam etmelerini, başkaları ile sağlıklı etkileşimlerde bulunmalarını, beklenmedik güçlüklerle baş edebilmelerini ve kendi davranışlarını etkin bir şekilde idare edebilmelerini sağlar.
Güçlü bir özgüven duygusu çocuğa sürekli değişen dünya ile baş etmek ve buna uyum sağlamak için gerekli esnekliği ve kaynakları sağlar. Çocuğun okulda kendisiyle alay edilmesinden, elindeki oyuncağının alınmasına ve ergenlik döneminde alkol, uyuşturucu gibi zararlı maddeleri reddedebilmeye kadar pek çok konu ile mücadele edebilme kabiliyetini artırır.


Özgüven nedir?

Özgüven çocuğun kendisi hakkındaki olumlu inanç ve duygularıdır.

Örneğin:

Değerli ve kendine has özellikleri olan biri olduğu inancı,

Başkaları tarafından kabul edilme ve değer görme beklentisi,

Kendi kabiliyetleri konusunda iyimser duygular beslemek

sağlıklı bir özgüvenin işaretleridir.


Aşırı serbestlik özgüveni güçlendirmez

Anne-babaların çocuğun özgüvenini güçlendirmek düşüncesiyle fazlasıyla izin verici ve serbest bir tutum izledikleri sık görülen bir durumdur.

Oysa anne-babaların çocuklara uygun yapı ve sınırları sağlaması son derece önemlidir. Disiplin ve kuralların sağladığı dış yapı olmadan çocuklar kendi davranışlarını düzenlemeyi ve sosyal ortamlarda kendilerini yetkin hissetmeyi başaramazlar.

Anne-babalar ve diğer bakım verenler çocukların özgüvenini pekiştirmek için çeşitli tekniklere başvurabilirler.


Özgüveni pekiştiren sözler
Aşağıdaki cümleleri yeri geldikçe kullanmanız da çocuğunuzun özgüvenine önemli katkılar sağlayacaktır.

1- Seninle gurur duyuyorum.

2- Gerçekten çok çalıştın (spesifik olarak hangi konuda çok çalıştığını ve nasıl çalıştığını belirtin).

3- Herkes hata yapabilir.

4- Olabilir.

5- Yardımlarından dolayı teşekkür ederim.

6- Ben senin bunu yapabileceğine inanıyorum.

7- Çok iyi bir çalışma!

8- Haklısın.

9- Seni seviyorum.

10- Çok iyi bir denemeydi.

11- Ne kadar düşüncelisin.

12- Sana güveniyorum.

13- Seninle vakit geçirmek çok hoşuma gidiyor.

14- Çok güzel!

15- Dürüst davrandığın için teşekkür ederim.
Televizyon ve internet, toplumun ve ailelerin yapısını bozuyor
Televizyon ve internet gibi iletişim teknolojilerinin yaygınlaşmasının da etkisiyle insan ilişkilerinin değişime uğradığına ve ailelerin dağıldığına dikkat çeken uzmanlar, çok televizyon seyredilmesi veya bilgisayar başında durulmasının, aile içinde kaynaşmanın önüne geçtiğine vurgu yapıyor.
    Günümüzde artık her evde bulunan televizyonun ve bunun yanında evlerde de daha çok kullanılmaya başlanan internetin toplum ve aile yapısını bozduğu ifade edildi. Söz konusu iletişim araçlarının toplum ve aile yapısını bozduğunu söyleyen Ege Üniversitesi (EÜ) İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nimet Önür, internet ve televizyonun toplum ve aile üzerindeki etkilerinin en çok tartışılan konular arasında bulunduğunu belirterek, iletişim teknolojilerinin gelişmesinin etkisiyle insan ilişkilerinin değişime uğradığını kaydetti. Bu etkilerin sanayileşmeyle başladığını dile getiren Doç. Dr. Önür, "Şehirde emek yoğun üretim olmaması sebebiyle insanların fazlaca boş zamanı var. Geleneksel toplumun alışkanlıkları değişiyor. Televizyon ve internet, insanlar arasında ortak birleşme zemini oluşturuyor. Yüz yüze iletişimin yerini, internet ortamında kurulan sanal ilişkiler almakta. Bunun yanı sıra televizyon dizilerindeki hayali karakterler, insanlarla bir arada yaşayan gerçek kimlikler haline dönüşmekte." dedi. İletişim teknolojilerinin gelişmesinin etkisiyle insan ilişkilerinin de değişime uğradığının altını çizen Önür, medya değerleriyle aile içinde yaşanan problemlerin birleşerek aile birliğini zaman zaman sarstığını ve aile bağlarını yavaş yavaş çözdüğünü ifade etti. Çocuklar için internet ortamının bir oyun alanı haline geldiğini aktaran Nimet Önür, olumsuz sonuçların en çok çocukları etkilediğini bildirdi. Çocuk ve gençlerin bilgisayar ve televizyon karşısında daha fazla zaman geçirdiğini aktaran Önür, "Aileler, iletişim araçlarını zararsız algılamakta ve çocukları hoş görmekte. Bilgisayar başında ailesinden kopan çocuk, bunun sonucunda sosyal hayatında zorluklar yaşıyor." şeklinde konuştu. Televizyon ve internet başında fazla kalan çocuklarda yeni davranış biçimlerinin ortaya çıktığını belirten Doç. Dr. Önür, "Çocuklar buralardan öğrendiklerini hayatta uygulamaya çalışıyor. Bilgisayar oyunlarını çok oynayan çocuklar hırçın oluyor. Vakit geçirsin diye çocuğa hiçbir zaman televizyon seyrettirilmemeli ve bilgisayar başında fazla durdurulmamalıdır. Bu durum, anne ve baba için de geçerli olmalıdır." şeklinde konuştu.
Çocuklara örnek olunmalı
     Anne ve baba fazla televizyon seyrediyor veya bilgisayar başında çok kalıyorsa, aralarında uzaklaşma görülmektedir. Burada ebeveynlere çok büyük görevler düşüyor. Anne ve babalar bilinçli olmalı ve çocuklara örnek olarak önce kendilerine sınır koymalı.
Çalışan Anneler İçin 25 Altın Kural
Çalışan anneler için rehber olabilecek 25 önemli madde...

1. Çalışma hayatının kendinize saygı duymak konusunda önemli bir faktör olduğunu unutmayın.

2. Çocuklarınız küçük olsa bile, çalışma hayatına çok uzun süre ara vermeyin. Ara ne kadar uzun olursa, dönmek o kadar zor olacaktır.

3. Çevrenizde güvenebileceğiniz, açık konuşabileceğiniz insanlar olduğundan emin olun.

4. İşyerinde emzirme odası gibi özel imkânlar yaratılması için diğer annelerle birlikte mücadele edin.

5. Ofisteyken işe, çocuğunuzlayken de sadece ona yoğunlaşın.

6. Ev işleri ve çocuk bakımını eşinizle eşit olarak paylaşın.

7. Mümkünse ev işinde de yardımcı olabilecek bir bakıcı tutun.

8. Çok iyi organize olun. Çocuğun çantası, kıyafetleri gibi detayları geceden hazırlamaya çalışın.

9. Patronunuzun sizi zorlamasına izin vermeyin ve sınırlarınız konusunda saygı duymasını sağlayın.

10. Pratik çözümler bulun. İşinizin yoğun olduğu dönemde, çocuğunuzun katılacağı etkinlik için yiyecek hazırlamanız gerekiyorsa, hazır bir şeyler götürmeyi seçin.

11. Ofiste ekstra iş üstlenmeyin.

12. Geleneksel olmayan iş-aile programlarından korkmayın.

13. Sınırlarınızı belirleyin, iş arkadaşlarınızdan da uyum bekleyin.

14. Teknolojiyi kullanabilir ya da ondan sakınabilirsiniz. Kimi anneler, şirketten kendilerine hemen ulaşılmasını sağlayan iletişim cihazlarını kullanmak istemiyor. Kimi de evden çalışmayı kolaylaştırdığı için teknolojiden faydalanıyor.

15. Eylem planınızı yapın. İş ve aileyi birlikte yürütmek size bağlı.

16. Eviniz işyerine yakın olsun. Böylece yolda geçireceğiniz zamanı çocuğunuza verebilirsiniz.

17. Mükemmel olmaya çalışmayın. Süper iş kadını ya da süper anne olmak zorunda değilsiniz.

18. Çalıştığınız için çocuğunuza karşı suçlu hissetmeyin.

19. Çocuğunuzla vakit geçirmek için rutin davranışlara başvurun. Yatakta TV seyredip, okuldan siz alıp, daha bol vakit geçirebilirsiniz.

20. İş hızınızı kontrol altında tutun. Bazen aileniz için tempo düşürmek çok kötü olmayabilir.

21. Çocuğu olan biriyle çalışın, durumunuzu daha rahat anlar.

22. Kendi işinizi kurmaya çalışın.

23. Kendinizi çocuğunuzun okuluna adayamıyorsanız da ilginizi arada bir de olsa sınıf etkinliklerine katılıp göz önünde olarak gösterin.

24. İşte istediğinizi almak için ´ekonomi´ argümanlarını kullanın, şirketler buna karşı gelmeyecektir.

25. Çocuğunuzla olabildiğince çok oyun oynayın.
Evde büyük çocukla küçük çocuğun çatışması nasıl önlenir?
Ergenlik çağındaki çocuklarla evdeki daha küçük yaştaki çocukların çatışmaları sık yaşanan bir durumdur. Peki bu çatışma nasıl aşılabilir? Evde huzur nasıl temin edilebilir?
Birçok ergenin evde kardeşleri ile çok iyi geçinemediği görülür. Oysa ergenlikte bireyin yaşı çocukluğa nispeten büyüdüğü için ebeveynin beklentisi kardeşleri konusunda ergenden destek beklemek şeklinde olur. Ama çoğu zaman ergen bu beklentiye hiç cevap vermediği gibi muhalif tepkiler vererek ebeveyninin işini zorlaştırabilir. Peki nedir ebeveynin kardeşler konusunda beklentileri ve ergenin bu beklentileri karşılayışı nasıl olur?
 ANNE-BABANIN BEKLENTİLERİ NELER?
* Kardeşinin dersine yardım etsin.
* Kardeşleri ile zaman geçirsin.
* Kardeşleri odasına geldiğinde sert bir dille onları kovmasın. Eşyalarına dokundular diye evde küçük kıyamet koparmasın.
* Kardeşlerinin bakımında anneye yardımcı olsun (daha ziyade kırsalda görülen bir beklentidir).
* Kardeşlerine olumlu örnek olsun. Giyimi kuşamı ile, konuşmaları ile vs…
* Kardeşlerine hakaret etmesin, onları eleştirmesin.
* Kardeşlerine güler yüz göstersin.
* Büyük kardeşlerinin fikirlerine saygı duysun.
* Onlara itiraz etmesin vs…
KÜÇÜK KARDEŞ ANNE-BABANIN HAFİYESİ DEĞİLDİR
Ergen gerek içinde bulunduğu gergin psikolojiden ve gerekse ebeveynlerinin yanlış tutumlarından dolayı çoğu zaman ergenlik döneminin sınırları içinde kardeşleri ile pek geçinemez. Ama bu geçici bir durumdur. Ve yaşın ilerlemesi ile birlikte zamanla ilişkiler düzelir aslında. Bir ergenin kardeşi konusunda ifadesi şöyle olmuştu: “Kardeşime sinir oluyorum; çünkü o bir ispiyoncu. Özellikle beni gözetliyor veya arkadaşlarımla olan konuşmalarımı dinliyor ve aileme yetiştiriyor. Gerçi ailem buna zemin hazırladı en başta.”
Bu cümleden de anlaşıldığı gibi ebeveynin yanlış tutumu mevcut öfkeyi fazlasıyla alevlendirmiş. Ergene göre küçük kardeşi, onun evde istediği gibi davranmasına mani olan, eşyalarına zarar veren, evde anne babasına karşı sulanarak yakınlaşan ve sonrasında kendisinin kötü görünmesine sebep olan, ders çalıştırmak zorunda olduğu vs... bir engel. Bütün bu nedenler ergenin kardeşini suçlamasına sebep olur. Bunun dışında ergen bulunduğu dönemden kaynaklı tepkilerini ani bir biçimde gösterdiğinden ve aile anında müdahale edip ergeni eleştirdiğinden dolayı ise ergen ikinci kez kardeşini suçlar. Çünkü bu defa kardeşini hem kendisine bir engel olarak görür ve hem de ailesinin kendisine onun yüzünden kızdığını düşünerek kardeşini suçlar.
Ergen kendisine kardeşleri konusunda sorumluluk verilerek çok ezildiğini ve ebeveyninin kardeşlerini koruma adına ev içinde haksızlık yaptığını düşünür.
Tabii burada kardeşin yaş dönemi de çok önemlidir. Yaşça kendisine çok yakın olan kardeşi ergen için hem bir rakiptir ve hem de bir arkadaş. Bu pozisyondaki kardeşi ile genellikle ortak kullanılabilecek mekan veya eşyalarla ilgili olarak çatışır. Bazen çok şiddetli tartışmaları olsa da çok yakın da olabilirler.
KARDEŞİNİN YANINDA BÜYÜK ÇOCUK ELEŞTİRİLMEMELİ
* Kardeşlerin çatışmasına müdahale etmemeli.
* Ergenin yanlış tutumlarını kardeşinin yanında yermemeli.
* Kardeşlerinin olmadığı bir ortamda ergenin de fikrini alarak kardeşlerinin sorunlarını konuşmalı.
* Ergenin yanlış tutumları yalnızken ve eleştirel olmayan bir üslupla sakince ergene aktarılmalı, birlikte sebepleri irdelenmeli, ebeveyn bu konuda ergene anlaşılma duygusunu yaşatmalı.
* Kardeş ilişkileri konusunda en ufak olumlu gelişmeler anında pekiştirilmeli.
* Evde zaman zaman baş başa bırakılmalı. (Direkt sorumluluklar dile getirilmeksizin. Ergen zaten çoğu zaman içten içe kardeşine karşı sorumlu olduğunu bilir. Kendisine hatırlatılmasından ise çoğu zaman nefret eder.)
* Otorite sadece ebeveyne ait olmalı.
* Evin ortamı müsaitse ayrı odalar tercih edilmeli. Küçük kardeşin hatalarından dolayı ergen suçlanmamalıdır.
* Küçük kardeşlerin ergenle ilgili olarak ebeveyne bilgi aktarımı engellenmeli.
* Evde hiç kimse bir diğerine hakaret edemez veya rencide edici davranamaz. Kuralı ev içinde genelleştirilmeli. Ve kararlı olunmalı.
Çocuğunuzun Zekâsını Geliştirmeye Yardımcı olmak
Beyin ve beyindeki sinir bağlantıları, çocukluğun ilk yıllarında anne-baba ilgisine göre şekillenmektedir. Hattâ bizim için önemli olmayan küçük bir oyun, bazen çocuğun entelektüel gelişimini sağlayan, beyin sinir ağlarının gelişimini artıran önemli bir faktör olabilir.
Çocuklar doğrudan emir ve talimat almaktan pek hoşlanmazlar. Peki onların eğitimleri için hangi yolları takip edelim?
Gözlerinin içine bakın: Altı haftalık bebeğinizin gözlerine 18 cm mesafeden bakın. Çocuğunuzu önünüze veya kucağınıza aldığınızda bu uzaklık sağlanır. Her bakışta bebeğin beynindeki sinir bağlantılarının gücü artar. Bebek, ´benzerlik nedir? bu nedir? ne farklıdır? ne aynıdır?gibi en hayatî öneme sahip hususları öğrenme mahareti kazanır.

Konuşun, konuşun, konuşun: Çocukla konuşmak çocuk için çok faydalıdır. Çünkü dil, öğrenme sürecinin en önemli parçasıdır. Doğumdan itibaren çocuğuyla düzenli olarak konuşan annelerin çocukları daha çabuk konuşmaya başlarlar. Böyle bir annenin çocuğu, oyun sırasında keşfettiği bir şeyi anne-babasına büyük bir heyecanla anlatır.

Geç konuşmaya başlayan bir çocuk ilkokul dönemlerinde zorluk çekebilir. Bununla ilgili olarak Şikago Üniversitesi´nden psikolog Janellen Hunttenlocher bir deney yapmıştır. Bu deneyde; iki grup çocuğun matematik kabiliyetleri karşılaştırılır. Birinci grubu, ailesinde konuşma ve ilginin az olduğu; ikinci grubu ise konuşmanın bol olduğu ailelerin çocukları oluşturur. Bir bozuk para yığınından kaç tane paranın alındığını veya yeni paranın eklendiğini her iki grup da anlar. Ancak iş cümlelere geldiğinde sıkıntı ortaya çıkar. Ayşe´nin 10 tane elması var, Fatma´ya üç tane verirse, Ayşe´nin kaç elması kalır? Bu soruyu ikinci gruptakiler daha kolay ve hızlı cevaplandırmışlardır.

Müzikten yararlanın: Müzik, eğitimin vazgeçilmez enstrümanlarındandır. Çocuğunuzu müzik ile eğitin, müzikle sevdirin. Ritm ve melodiler iyi birer eğitmen olabilirler. Kaliforniya Üniversitesi´nde yapılan bir çalışma; üç yıllık piyano dersi ve koro çalışmalarının, çocukların matematik ve bilim derslerindeki başarısını artırdığını, muhakeme gücünü geliştirdiğini göstermiştir. Müzik konusunda uzman olmasanız bile çocuklarınıza ninniler ve melodiler fısıldayın.

Merak ve cesaret duygularını ateşleyin: Bebekler, yeni geldikleri dünyayı keşfederler. Keşifler onlara büyük haz verir. Keşifleri onlarla paylaşın. Morallerini bozmayın. Yapılan bir çalışmaya göre anne-babalarından cesaret alan çocukların hayatta daha başarılı oldukları tespit edilmiştir. Baskı altında idare edilen çocuk, endişe ve iç sıkıntısına sahiptir. Çocuklar, dokunarak ve tatlarına bakarak keşfederler. Siz de onlarla birlikte keşfe çıkın. Bir oyuncağını alın, sağına soluna bakın, sonra çocuğunuza verin. Yerlerde çocuğunuzla birlikte yuvarlanın, onunla emekleyin. Bu hususta en güzel örnek olarak da Peygamber Efendimiz(sav)´in torunlarını sırtına alıp gezdirmesi, onların arzularını yerine getirmek için elinden geleni yapması gösterilebilir.

Gösterin ve işaretleyin: Elinize sarı bir kitap alın. Kitabı işaret ederek sarı deyiniz. Çocuğunuzun renkleri daha kolay öğrendiğini göreceksiniz. Bebek konuşmasa bile bu şekilde sarının diğer renklerden farklı olduğunu anlayabilir. Renkleri, şekilleri, boyutları gösterin ve işaretleyin. Bu şekilde renk eğitimi verilmeyen bazı çocuklar büyüklüklerinde bile, kırmızı yerine bayrak rengi, yeşil yerine ağaç rengi, ot rengi, mavi yerine gök rengi demektedirler.

Gülümseyin: Çocuğunuz, ilk defa bardaktan su içmesini öğrendiğinde, ayağa kalkın, çok iyi, çok güzel aferin deyin, gülümseyerek çocuğunuzu tebrik edin ve ödüllendirin. Bu hareketler beynin ön kısmındaki sinir ağ bağlantılarını güçlendirir ve orta beyindeki duygu merkezi olan amygdala´yı harekete geçirir. Aslında bu sosyal bir ihtiyaçtır. Bırakın çocukları, yetişkinler bile takdir edilmekten, dikkate alınmaktan hoşlanırlar. Çocuklarınızın bu sosyal ihtiyacını, yeme-içme ihtiyaçlarını karşıladığınız gibi karşılayınız.

Beyin, 10-18 aylıkken amygdala merkezinde gerekli sinir bağlantılarını kurar. Ancak bebeğinizi ilk adımları için tebrik ettiğinizde, sevincini onunla paylaştığınızda, beyinden damla damla salınan nörokimyasallar bir sel hâline gelerek sinir bağlantılarını çelikleştirirler.

Eğer, bebeğinizin başarılarını ve onun için çok önemli olan (sizin için basit olabilir) keşiflerini görmezden gelir veya her seferinde farklı farklı tepki gösterirseniz, beyindeki sinir bağlantıları güçlenmez. Hattâ bebek yeni başarılar ve keşifler için isteksizleşir.

Durmayın: Her ne kadar ilk yıllar çocuğunuzun gelişimi için çok önemli olsa da, duygu gelişimi 10-18 yaşları arasında da sürer. Bu yüzden aynı şeyleri bu dönemde de devam ettirin (konuşma, diyalog, müzik).

Sonuçta çocuğunuz büyürken onun gerçek zekâ seviyesinde çok önemli farklılıklar olmasa da, sosyal ve kültürel başarıları artacaktır. Emekleriniz ve gayretleriniz belki dünyaca ünlü birini ortaya çıkarmayabilir. Fakat unutmayın ki sizin ilginiz, çocuğunuz için hayatî bir öneme sahiptir. Araştırmalar göstermiştir ki çocukların başarılı olup olmayacağını önceden gösteren şeylerden biri, anne-babanın çocuğuyla meşguliyet derecesidir
Kahvaltı, çocukların okul başarısını doğrudan etkiliyor
Çocukların hem fiziksel hem de zekâ gelişiminde beslenme büyük önem taşıyor. Çünkü çocuklar, günlük aktivitelerin yanında büyümek ve gelişmek için de ek kaloriye ihtiyaç duyuyor. Çocuk beslenmesinde en önemli bölümü kahvaltı oluşturuyor. Araştırmalara göre güne bol çeşit içeren kahvaltıyla başlayan çocukların okul başarısı artıyor.
     Okul çağındaki bir çocuk, sağlıklı gelişim için günlük bin 800-2 bin kalorilik enerjiye ihtiyaç duyuyor. Bu rakam ergenlik döneminde kız çocukları için 2 bin 400-2 bin 700, erkek çocuklarında ise 3 bin-3 bin 500 kaloriye kadar çıkıyor. Okullara yemek hizmeti veren Başak Cathering'den gıda mühendisi Onur Çelik, çocukların sabah saatlerinde enerjiye daha fazla ihtiyaç duyduklarını belirtiyor. Bu sebeple de kahvaltının önem kazandığını hatırlatarak, "Sabah bol çeşitle yapılan kahvaltı hem iştah açar hem de çocuğun güne sağlıklı başlaması için gereken enerjiyi verir." diyor. Çelik, ilköğretim öğrencilerinin kahvaltısında bulunması gereken yiyecekleri de şöyle sıralıyor: "Yüksek enerji için bal, pekmez ya da helva. Kemik, kas ve zekâ gelişimi için de süt, peynir, yoğurt ve yumurta." Çelik, sabah beslenmesinin sadece kahvaltıyla da kalmadığını vurgulayarak, "Özellikle okula yeni başlayan çocuklar ders aralarında birer tane meyve yemeli, ikindi kahvaltısı da yapmalıdır. Bunun için bir bardak su ile bir dilim ballı ekmek önerebiliriz." şeklinde konuşuyor.
    Metin Helva Genel Müdürü Hakkı Boztoprak ise ailelerin 'çocuklarımız şişmanlamasın' diye kalori kısıtlaması yaptığını hatırlatıyor. Oysa çocukların kahvaltılarında helva, bal ve pekmez gibi yüksek enerji değerine sahip gıdaları tüketmesi gerektiğini belirterek, "Asıl, çocukları abur cubur yiyeceklerden korumak gerekiyor. Bunun için de okul kantinlerinde kola-gazoz, bisküvi, şeker ve çikolata satışı yasaklanmalı, yerine süt, ayran, meyve suları ve taze sandviç satılmalı." diyor.

Beslenme bozukluğu ergenlik döneminde başlıyor
   Gıda mühendisi Onur Çelik, çocukların 12-14 yaşlarında ergenlik çağına girmeleriyle birlikte beslenme bozukluğu sorunlarının arttığını kaydediyor. Bu dönemde gelişim için enerji ihtiyacının daha da arttığını dile getirerek, "Oysa ergen kızların yarısından çoğu kendilerini psikolojik açıdan şişman hissediyor. Bu nedenle de bilinçsiz diyete yöneliyorlar. Gereksiz diyetler gençlerde gelişme geriliği, kanda ürik asit ve yağ miktarının artması, kansızlık, kalpte ritim bozukluğu ve kemik gelişiminde problemler oluşturabiliyor." açıklamasını yapıyor. Bazı çocuk ve ergenlerin ise fast-food yiyecekler nedeniyle aşırı şişmanladığını, bunu da ciddi bir beslenme bozukluğu olarak gördüklerini söylüyor.
Çocukların beslenme karnesi kötü
Türkiye'de çocukların beslenmesi konusunda yapılan bir araştırmaya göre çocukların yüzde 2,1'i ileri derecede yetersiz beslenme sorunları çekiyor. Okul çocuklarının yüzde 17'sinde kansızlık problemi görülüyor. Yüzde 15'i A ve B vitamini, yüzde 27'si C vitamini, yüzde 19'u da D vitamini eksikliği çekiyor. Yüzde 44'ünün ise kalsiyum yetersizliği nedeniyle dişleri çürüyor. İlköğretim öğrencilerinin yüzde 60'ından fazlası kahvaltı yapmadan okula gidiyor. Kahvaltı yapmayanların büyük bölümü simit, sandviç, gofret, çikolata veya hamburger gibi yiyecekleri tercih ediyor. Öğrencilerin ancak yüzde 25'i süt-ayran tüketirken, gazlı içecekleri tercih edenlerin oranı yüzde 50'yi geçiyor.
Çocuklar için beslenme önerileri
Çocuğunuzu 3 ana 2 ara öğün olarak besleyin.
Sabah kahvaltısını ihmal etmeyin.
Ara öğünlerde meyve, süt, kek, poğaça gibi besinleri tercih edin.
İyotlu tuz tüketin.
Çoğunuzun günde 2 litre sıvı tüketmesini sağlayın.
Beslenme çantasının temizliğine dikkat edin.
Çoğunuza örnek olun. Sağlıklı besinleri seçmesi için teşvik edin.
Eyvah! Çocuğum tırnak yiyor!
Çocukluk yıllarında hemen herkes evde ailesi ya da okulda öğretmenleri tarafından "Evladım elini ağzından çek!" sözüyle uyarılmıştır. Tabii ki bu alışkanlık sadece çocukların değil, stresli bir hayattan dolayı sonradan bu alışkanlığı edinmiş herkesin problemi.
Bu istenmeyen durum tırnaklarda barınan mikroplardan dolayı pek çok sağlık probleminin de tetikleyicisi olabiliyor. Çocukları tırnak yeme alışkanlığından vazgeçirmekse o kadar kolay değil.
Öncelikle tırnak yeme davranışını parmak emme davranışından ayırmamız gerekir. Parmak emme belli bir yaşa kadar davranış bozukluğu olarak değerlendirilmezken, tırnak yeme hangi yaşta ortaya çıkarsa çıksın davranış bozukluğu olarak değerlendirilir.

Ne yapmalıyız?
"Yeter artık tırnaklarını kemirdiğin, yapma şunu, bak sana ceza vereceğim..." şeklinde çocuğu azarlamak, korkutmak, ceza vermek gibi zorlayıcı yöntemlerle belki belli bir süre bu alışkanlığı ortadan kaldırabilirsiniz. Ama daha ağır duygusal problemlerin farklı şekillerde ortaya çıkabileceğini bilmelisiniz. Önemli olan çocuğun tırnak yemesine yol açan asıl problemi ortaya çıkarmak ve çocuğun problemle yüzleşmesini sağlamaktır.
Çocuk tırnağını yemeye yeltendiğinde dikkatini başka bir yöne çekmek tırnaklarını kemirme uyarısından daha etkilidir. Örnek olarak; "hadi bana bir bardak su getir, dışarı gezmeye çıkalım..." gibi çocuğa cazip gelebilecek tekliflerle dikkatini başka bir yöne kaydırabilirsiniz. Ayrıca çocuğun elini ve ağzını hareket halinde tutacak "sakız çiğneme, el uğraşları" gibi meşgaleler de etkili olabilir.
Çocuklar korku, tehdit, kaygı, kıskançlık ve güvensizlik doğuracak durumlardan uzak tutulmalıdır. Sözgelimi tırnak yemeyen kardeşi, tırnak yiyenle kıyaslamak gibi yanlış yaklaşımlar çocuğu küçük düşürür, hırçınlaştırır, size ve kendisine olan saygısı zedelenir.
Çocuk anne-babasını kızdırmak için parmağını ağzına götürdüğü zaman (genelde bunun kaynağı ilgi çekmedir) görmezden gelinmeli ve gerekiyorsa o mekân terk edilmelidir. Çocuğa hissettirmeden uzaktan gözlemlemelerinizde eğer yalnız kaldığında çocuğunuz tırnak yemekten vazgeçmişse alışkanlığın sebebi büyük ihtimalle dikkat çekmek içindir.
Sıkıntı hali hayatın çeşitli evrelerinde boy gösterir. Tırnak yeme davranışıyla çocuğunuz yaşadığı sıkıntıyı ifade ediyor. Bu durum çocuğunuzun ileride ağır psikolojik problemler yaşayacağı anlamına gelmez. Panik havasından uzak, daha iyimser bir yaklaşımla problemin çözümü kolaylaşır. Ancak çocuğunuz aşırı derecede tırnak yeme durumundaysa vakit geçirmeden çocuk ve ergen psikiyatrisine başvurun.

Çocuğunuzun tırnak yemesinin sosyal ve psikolojik sebepleri neler?
Üzüntü ve sıkıntı duyguları:
Çocuk çok sevdiği bir yakınını, oyun arkadaşını kaybetmişse üzüntüye kapılır. Çevresinden yeterli desteği göremezse can sıkıntısından tırnak yiyebilir.
Gerilim ve kaygı duyguları:
Aileye yeni bir kardeşin katılması, çocuklar arasında ayırım yapılması, aşırı kuralcı ve baskıcı eğitim, tırnak yemesine yol açabilir.
Öfke, saldırganlık ve korku:
Öfkesini açıkça dile getiremeyen çocuk tırnak yiyerek öfkesini kendine yöneltebilir. Baskılı bir ortamda cezalandırılma endişesi taşıyan çocuk tırnak yiyebilir.
Değersizlik ve güvensizlik:
Kendini ifade edemeyen, ilgi-sevgi ortamını bulamayan çocuk üzüntü ve sıkıntısını dışa yansıtır.
Aile içi iletişim sorunları:
Aile içinde yaşanan huzursuzluklar, kavgalar, çocuğun tırnak yemesine yol açabilir

Ders Çalışırken Dikkatimi Toplamakta Zorlanıyorum.

Bu Konuda Neler Yapabilirim?

“Saçımı tararken yalnız saçımı düşünürüm.”
Çok eski zamanlarda, bir adam krala gidip, kötü düşüncelerden kendini nasıl arındıracağını sordu. Kral ona ağzına dek zeytinyağıyla dolu bir fıçı verdi, bu fıçıyı kentin bir kapısından öteki kapısına dek bir damla yağ dökmeden taşımasını emretti:
“Eğer bir damla yağ dökersen başın kesilecek!”
Adama iki kılıçlı asker refakat edecekti, bunlar bir damla yağ dökülür dökülmez başını uçuracaklardı.
Bir Pazar günüydü, kentin her yanı satıcı tezgâhlarıyla, insanlarla doluydu, adam fıçıyı taşıyıp yürüdü. Hem de ne dikkatle… Bir damla yağ dökülmedi.
Saraya döndükleri zaman kral “Peki, kentte ne var ne yok, kimleri gördün?” diye sordu.
Adam bu soru karşısında çok şaşırdı ve “Hiçbir şey görmedim efendim,” dedi. “Aklım fikrim yağdaydı.”
Kral bu cevap karşısında kötü düşüncelerden arınmak isteyen adama şu yanıtı verdi:
“Şimdi kötü düşüncelerden arınmanın çaresini buldun işte,” dedi. “Düşüncelerine de fıçıdaki yağa baktığın dikkatle bak. O zaman hiçbir şey seni kötü düşünce sahibi yapamaz.”
Konsantrasyon, bezginlik duymadan fiziksel ve zihinsel enerjiyi tek bir noktaya sürekli uygulama yeteneğidir. Bu yeteneğin özünde daha az çaba ile daha yoğun ve karmaşık bir işi yapabilme yatmaktadır. “Bazı insanlar bir şeyi bir okumada anlayabilirken bazılarının anlaması için birkaç defa okuması gerekir.”, “Çok çalışıyorum; ancak çalışmayı bitirdikten sonra ne öğrendiğimi düşündüğümde hayal kırıklığına uğruyorum.” “Dikkatimi toplamakta zorlanıyorum.” Bu tür durumların sebeplerini çalışmamız boyunca açıklamaya çalıştık. Şimdi de bunun üzerinde etkili olan bir diğer faktörü, konsantrasyonu açıklayalım.
Dikkatinizi yaptığınız işe vermekte zorlanabiliyor olabilirsiniz. Ancak bilmelisiniz ki dikkati belli bir noktada toplamakta güçlük yaşama, belli bir oranda insan doğasına bağlı olmakla birlikte büyük oranda da sonradan kazanılan bir alışkanlıktır. Eğer bir şey üzerinde dikkatimizi yoğunlaştırmak için yoğun bir çaba sarf ediyorsak bu, dikkatimizi o noktada toplayabilme alışkanlığımızın olmamasından kaynaklanıyor demektir. Burada önemli olan ise insan doğasında zorunlu olarak meydana gelen bu kopmalardan sonra dikkati toplayarak çalışmaya tekrar dönebilmektir.
Konsantrasyonu vahşi bir ata, kendimizi de ona binmeye çalışan bir biniciye benzetebiliriz. Bu vahşi at kendi doğası gereği belli bir amaç ve hedef tanımayacak, belki zaman zaman da kendi isteği doğrultusunda hareket etmek isteyecektir. Sonuç olarak da hem çalışma verimi düşebilecek hem de ders başında geçen süre uzayarak yapmaktan hoşlanılan etkinliklere daha az zaman kalabilecektir. Ancak hedeflerini ve amaçlarını ortaya koymuş usta bir binici dizginleri eline alıp onu kendi istek ve hedefleri doğrultusunda yönlendirmesini de bilecektir.
Konsantrasyonu Olumsuz Yönde Etkileyen Faktörler
Ders çalışırken dersin dışında bütün düşünceleri bir kenara bırakıp dikkatimizi ve enerjimizi yaptığımız işe yoğunlaştırmamız gerekir.
Böylelikle başarıya ulaşmak için gerekli olan iç potansiyeli harekete geçirebilir ve koyduğumuz hedefe daha az zamanda ve çabayla ulaşabiliriz.
Dikkati belli bir noktada yoğunlaştırmak için öncelikle soruna neden olan faktörleri tanımamız gereklidir. Bunları sırasıyla inceleyelim:
1. Zor ve karmaşık konular
Biliriz ki her dersin, anlaşılması diğerlerine oranla daha zor ve karmaşık konuları vardır. Öyle ki bu konuları öğrenmek daha yoğun bir çabayı gerekli kılmaktadır. Örneğin yeni sınav sisteminde müfredata eklenen Mat-2 konuları Mat-1 konularına oranla daha zor ve karmaşıktır. Bu tür dersler de öğrenme bazen yavaş gerçekleşmekte ve bazı öğrenciler “Anlamıyorum.” diyerek umutsuzluğa kapılmakta, bu da dikkatlerinin dağılmasına neden olmaktadır.
2. Yavaş okuma
Konsantrasyonu etkileyen faktörlerden bir diğeri de bir metin okunurken, notlar tekrar edilirken ya da soru çözülürken düşük bir hızla okumaktır. Bu durum aynı zamanda anlama düzeyini de olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu tür etkinlikleri normalin altındaki bir hızla gerçekleştiren bir öğrencinin daha fazla zihinsel çaba göstermesi ve çalışırken karşılaştığı her kelimenin anlamını bir sonraki kelimenin anlamına eklemesi gerekmektedir.
Bugün yapabileceğini yarına bırakma. Çünkü bugün hoşlanırsan, yarın yine yapabilirsin.
James Michener

3. Zihinsel meşguliyet
Ders çalışmaya başlamadan önce günlük problemlerin bir kenara atılması gerekir. Ders çalışırken hayallere dalmak ya da o anda başka bir şeyi düşünmek dikkati olumsuz etkilemektedir. Bu yüzden gereksiz olan her şeyi bir kenara bırakıp, kendinizi çalıştığınız derse ya da konuya vermelisiniz.

Böcek olmayı kabullenenler ezilince şikayet etmemelidirler. (F. Schiller)

4. Motivasyon eksikliği
Bu sorun daha çok, “Neden ders çalışmam gerekiyor?” ve “Hedeflerimi açık ve net olarak belirledim mi?” türünden soruların sorulmaması ve cevap aranmaması yüzünden ortaya çıkmaktadır. Çalışma ya da çalışmama arasında hiçbir farkın bulunmadığı ve ciddi anlamda sonucun ne kazandıracağının (istediğiniz üniversitenin istediğiniz bir bölümünü kazanmanız) ya da ne kaybettireceğinin (üniversite sınavında beklediğiniz başarıyı gösterememeniz ve istediğiniz bölüme yerleşememeniz) düşünülmediği durumlarda yapılan işe karşı heyecan duymak çok zordur. Neden çalıştığınızı bilinçli olarak sorgulamadığınız durumlarda da çalışmayı sevmeyeceğiniz açıktır.
5. Ön-bilgi (temel) eksikliği
Konsantrasyonu olumsuz etkileyen faktörlerden biri diğeri de ön-bilgi (temel) eksikliğidir. Matematik dersinde trigonometri konusunu öğrenmeye çalışan bir öğrencinin ön bilgisi ne kadar yeterli ise çalışırken bu konuyu kavraması da o kadar kolay olacaktır. Eğer ön bilgi eksikliğinin olduğu bir derse çalışıyorsanız sürekli olarak bilmediğiniz bir fikir, kelime ve formülle karşı karşıya kalacaksınız. Bu da bilgi akışını kesintiye uğratarak dikkatinizin dağılmasına neden olabilecektir.
6. Günün yanlış saatinde çalışmak
Her bireyin verimli bir şekilde ders çalıştığı zamanlar birbirinden farklılık gösterir. Sizde konsantrasyonunuzun en sık dağıldığı çalışma saatlerini belirleyin. Çalışma saatlerinizi, daha verimli olabileceğini düşündüğünüz saatlere kaydırın.
Hatta ders çalışmaya hoşlandığınız ve zorlanmadığınız bir dersle başlayın. Zira anlamakta zorlandığınız bir dersi uyku saatine yakın bir zaman dilimine koyarsanız normal uyuma zamanınızdan önce uykunuzun geldiğini fark edebilirsiniz.
7. Fiziksel ortamın yanlış düzenlenmesi
Bu faktör hem verimli çalışabilmenizi hem de konsantrasyonunuzu etkilemektedir. Bu konuyla ilgili daha ayrıntılı bilgiyi çalışma ortamının düzenlenmesi adlı yazımızda bulabilirsiniz.
8. Masa dışında (yatarak – uzanarak) çalışma
Uyku ve uyanıklıkla görevli olan anatomik yapı beyin sapında bulunmaktadır. Kas geriliminin belirli bir düzeyde olduğuna ilişkin bir mesajın ilgili kısıma gitmesiyle uyanıklık sağlanmış olur. Ancak kas gerimi optimum düzeyin altına düşerse, beyin sapına giden mesajlar uykuyu başlatan maddelerin salgılanması yönündedir. İşte bu yüzden yatarak veya uzanarak çalışmayınız. Zira verimli bir şekilde ders çalışmak için gereken uyanıklılık
hali bozulmuş olur.
9. Güven eksikliği ve aşırı stres
Dikkati belirli bir noktada yoğunlaştıramamanın sebeplerinden bir diğeri kendine güven eksikliği ve yüksek kaygı düzeyidir. Kendine güven duymayan ve başarılı olamayacağını düşünerek gereksiz yere kendini kaygılandıran bir öğrenci, bir süre sonra kaygılarını haklı çıkaracak davranışlar üretmeye başlar. Aynı şekilde aşırı stres de, gerilime neden olur, gerilim de dikkat bozukluğunu beraberinde getirir.
10. Konunun bütünlüğünü kavrayamama
Bir konu hakkındaki ana düşüncenin kavranamaması, düşüncenin belirli bir anlam etrafında yapılanamamasına neden olur. Bu da dikkatin dağılmasıyla sonuçlanabilir.
11. Müzik, TV ve telefonun etkileri
İnsan beyni çevreden gelen birçok uyarıcıyı aynı anda alabilme özelliğine sahiptir. Ancak dikkat bu uyaranlardan sadece birine odaklanabilir. Dolayısıyla aynı anda hem müzik dinleyip hem de ders çalışmak dikkati dağıtabilmektedir. Ancak bu durum çalışılan dersin ve müziğin niteliğine göre değişebilmektedir.
Kişisel başarı için televizyonunuzu öl-dürün.
İkinci bir önemli nokta ders çalışırken televizyon izlenmemesi gerektiğidir. Ders çalışırken televizyon izlemenin dikkati toplamaya yardımcı olduğuna dair bir düşünce kendimizi kandırmamızdan başka bir işe yaramamaktadır.
Ders çalışmayı engelleyen faktörlerden biri de telefondur. Ders çalışırken hiçbir şekilde telefonunuzla ilgilenmeyin.
Konsantrasyon Problemleri Nasıl Çözülebilir?
·Beyninizden aynı anda iki işi yapmasını beklemeyin. Fransa’nın eski başbakanlarından Climencau’ya başarısının sırrı sorulduğunda ““Saçımı Tararken Yalnız Saçımı Düşünürüm.” demiştir. Siz de o anda ne yapıyorsanız bütün dikkatinizi sadece o işe yoğunlaştırmaya gayret edin.
·Ders çalışmanın ve bunun sonucunda gelecek başarının sizin için ne tür bir anlam ifade ettiğini net olarak belirleyin. Unutmayın “Gideceği limanı bilmeyene, hiçbir rüzgar fayda etmez.”

·Konunun ana fikrini ve mantığını öğrenmeye çalışın. Böylece zihninizde bir anlama kavuşmamış ayrıntılarla boğuşmayacak ve dikkatinizi dağıtmamış olacaksınız.
·Hangi konuyu ne düzeyde bildiğinizi tespit edin ve soru çözmeye bilgi seviyenize uygun soru bankalarından başlayın.
·Unutmayın öğrenme kolaydan zora doğru gerçekleşen bir yapıya sahiptir. Bilgi düzeyinizi aşan bir kitaptan çalışmanız ders çalışmaya karşı bir isteksizlik meydana getirebilir.
·Ders çalışmaya başlamadan önce konuyla ilgili sorular hazırlayın. Derse sorulara cevap arayacak şekilde çalışmak, konsantrasyonu artıran önemli faktörlerden birisidir.
·Dikkatinizi dağıtan faktörlerin (TV, arkadaş, poster, resim...) olmadığı bir ortamda çalışın.
·Dikkatinizi toplamak ve dağılmasını önlemek için kendinizi zorlayın ve ders çalışmayı bir alışkanlık haline getirin. Kendinizi zorlamanız, bir süre sonra yerini isteğe bırakacaktır. 1800’lerin sonlarında New York’un fakir göçmen mahallelerinde çektiği fotoğraflarla ünlenen Jacob Riss çalışma sürekliliğinin önemini şöyle ifade etmektedir: “Çaresiz kaldığım zamanlarda gider, bir taş ustası bulur, onu seyrederim. Adam belki yüz kere vurur taşa. Ama değil kırmak, küçücük bir çatlak bile oluşturamaz. Sonra birden, yüz birinci vuruşta taş ikiye ayrılıverir. İşte o zaman anlarım ki; taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan öncekilerdir.” Unutmayın “Hiçbir tutkulu çaba karşılıksız kalmaz.”
·İstediğiniz hedefe ulaştığınızda yapmaktan hoşlanacağınız bir şeyi kendinize ödül olarak verin. (Örneğin ben, sıcak ve boğucu bir günde bu kitapçığı hazırlarken motivasyonumu toplamalı ve konsantrasyonumu bu çalışma üzerinde yoğunlaştırmalıyım. Bunu başarabildiğim takdirde kendime vereceğim ödül ise şu: Yaz mevsiminin sıcak bir hafta sonunda Antalya’nın Konyaaltı plajında şezlongun üzerinde güneş ışınlarının tenimdeki sıcaklığını hissetmek ve güneş ışıklarıyla oynaşan dalgaları seyrederken soğuk bir şeyler içmek... Güzel bir hayal değil mi? Bu cümleleri yazarken bile dikkatimi yoğunlaştırdığımı hissedebiliyorum. Ancak hayali fazla uzatmamak gerek, yoksa vakit akıp giderken kış gelebilir ve hayaller bir sonraki bahara kalabilir!)
·Masada çalışmayı bir alışkanlık haline getirin ve çalışma masanızı kesinlikle başka bir amaç için kullanmayın.
·Çalışırken her iki ayağınızın da yere paralel uzanmasına, otururken sırtınızın dik olmasına, kaslarınızın fazla gergin olmamasına, odanızın ne çok sıcak ne de çok soğuk olmasına dikkat edin.
·Ders çalışırken ne yemekten başka bir şey düşünemeyecek kadar aç ne de rehavete kapılacak kadar tok olun.
·Çalıştığınız odayı sık sık havalandırmayı ihmal etmeyin. Zira az havalandırılan ortamlar dikkat düzeyini zayıflatmaktadır.
·Sadece sonuca (sınavlardan aldığınız puana) odaklanarak dikkatinizi dağıtmayın. Bu durumu abartarak moral bozukluğu yaratmak bir süre sonra kendine güvensizliğe ve başarılı olamama korkusundan kaynaklanan bir motivasyon ve konsantrasyon bozukluğuna neden olabilmektedir.

Küçük bir hikâye

Genç çekirge karate hocasına sorar:
– Ne kadar sürede sizin seviyenize gelirim?
– 10 yıl!
– İki katı çalışsam?
– 20 yıl!
– Üç katı çalışsam?
– 30 yılda!
– Ne kadar çok çalışsam, süre o kadar uzuyor, bu nasıl iş hocam?
– Sen gözünü sonuca dikmişsin. İnsanın gözü bu kadar sonuçta olunca, önünü görmesi için tek gözü kalıyor!

Çok Çalışıyorum Ama Bir Türlü Başarılı Olamıyorum

Diyenler İçin Etkili Bellek Kullanımı

Eğer her şeyi anımsayacak olsaydık, hiçbir şeyi anımsamayacak kadar hasta olmamız gerekirdi.
(W. James)
Okulda matematik öğrenmek için binlerce saatimi harcadım. Binlerce saatimi dil ve edebiyat öğrenmeye verdim. Binlerce saatim Fen bilgisi, Coğrafya ve Tarih derslerine gitti. Sonra kendi kendime sordum: Ben belleğimin nasıl çalıştığını öğrenebilmek için acaba kaç saatimi ayırdım? Her gün kitapları okuyup, notlar tutarken kullandığım gözlerimin nasıl görev yaptığını öğrenmek için acaba ne kadar zaman harcadım?
Öğrenmeyi nasıl gerçekleştirdiğimi bilmek için kaç saat ders aldım? Beynimin nasıl çalıştığını öğrenebilmek için kaç saatimi verdim? Nasıl düşündüğümü, nasıl hatırladığımı, düşüncenin yapısını, onun bedenime etkisini öğrenebilmek için neleri feda ettim? Cevabım: Bu amaçlar için tek bir saat bile harcamadım, bu konuda hiçbir çaba göstermedim ve hiçbir fedakarlık yapmadım, oldu.
Başka bir ifadeyle beynimi en iyi nasıl kullanacağımı şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Üniversiteyi bitirdikten sonra, bir gün büyük bir kütüphaneye gittim ve görevliye “beynimi nasıl kullanacağım”la ilgili bir kitap olup olmadığını sordum. Görevli bana “Tıp kitapları üst katta.” dedi. Ben beynimi çıkarmak istemediğimi, onu kullanmak istediğimi söyledim. O da bana: Şey, o konuda kütüphanemizde hiçbir kitap yok!, dedi. Yüz binlerce kitabın olduğu bir kütüphanede en değerli organımızı nasıl kullanabileceğimizle ilgili tek bir kitap bile yoktu. O halde ben bir tane yazmalıyım dedim ve yazdım
Tony Buzan

Formula 1 yarışlarını hiç izlediniz mi? Dar virajları olan bir yarış pistinde dahi 280 km hızla yol alabilen Formula 1 otomobilleri, araba kullanmayı bilmeyen birinin elinde sıradan bir araç olmaktan öte bir anlam taşıyabilir mi?
En kısa zamanda hedefe ulaşmayı mümkün kılacak süratte ve donanımda bir aracınız olduğunu, ancak bu aracı en yüksek performansta nasıl kullanabileceğinizi bilmediğinizi varsayalım. Bu şartlarda yarışı kaçıncı olarak bitirebileceğinizi tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek! Böylesi bir sorunla karşılaşmamak için yapmanız gereken ilk şeylerden birisi aracınızın donanımını tanımak ve neler yapabileceğini görmektir. İşte belleğimizi de Formula 1 otomobili gibi düşünebiliriz. Eğer bu mükemmel aracın direksiyonuna onu nasıl kullanacağınızı bilmeden geçerseniz, bırakın sıralamaya girmeyi yarışı bitirmekte bile zorlanabilirsiniz.
Beyninizin Çalışma Yöntemini Keşfedin
Gelin şimdi bu mükemmel aracı tanıyalım. Yarışı önlerde bitirmek için ne tür özelliklere sahip olduğunu ve onu daha etkin kullanabilmek için neler yapmak gerektiğini inceleyelim.
Sınava hazırlanırken bilgi; öğrenme, hafızada tutma ve hatırlama süreci beyin fonksiyonlarının karşılıklı bir işleyişini gerektirmektedir.
Bu süreci anlamanız bazı bilgilerin belleğimizde neden daha kolay ve daha kalıcı olurken neden bazılarının saman alevi gibi yanıp gittiğini anlamanızı sağlayacaktır.
Hepimiz çevreden gelen birçok uyarıcının bombardımanı altındayız adeta. Kuş cıvıltısı, güneşin yakıcı sıcaklığı, sabah işe gitmek için bindiğimiz araçtaki insanların hal ve hareketleri, bir çiçek kokusu vb. daha sayamayacağımız birçok duyusal veri. Çevreden gelen bu uyarıcıların kısa süreli belleğe aktarılması dikkat ve algısal süreçler yoluyla meydana gelmektedir. İşte bu noktadan sonra bir duyu verisinin bellekteki macerası da başlamaktadır.
Bellek, kısa ve uzun süreli bellek olmak üzere iki temel kısıma ayrılmaktadır:
a. Kısa Süreli Bellek
Kısa süreli bellek, birkaç saniye ya da birkaç dakika hatırlanmaya ihtiyaç duyulan türden bilgilerin işlendiği kısımdır. Başka bir ifadeyle, bilgilerin kısa bir süreliğine akılda tutulduğu bellektir.
Kısa süreli belleğin işleyişini bilgisayarlarla ilgili bir örnek vererek açıklayalım: Bilgisayarlar temel olarak RAM ve uzun süreli bellek olmak üzere iki aşamalı bir süreçte çalışan bir donanıma sahiptir. Bilgisayarın beyni olarak nitelenebilecek işlemcinin, üzerinde çalıştığı veriler (bilgiler) kaydedilinceye kadar RAM’de tutulur. İşlemci bu veriler ile (bilgi) işini bitirince, RAM’deki verileri uzun süreli bellek olan diske aktarır. Başka bir ifadeyle, üzerinde çalışılan bilgiler “Kaydet” komutuyla uzun süreli belleğe yazılır.
Bilgisayar örneğinde olduğu gibi, biz de bir şey okurken ya da dinlerken okuduklarımızı ya da dinlediklerimizi kısa bir süre için bu bellekte tutarız. Daha sonra bu bilgilerin uzun süreli belleğe aktarılması gerekiyorsa bu genellikle iki şekilde meydana gelmektedir: Tekrar ve kodlama
Bir bilgi yeterli sıklıkta tekrarlanırsa uzun süreli belleğe geçer. Kodlamada ise, uzun süreli bellekte varolan bilgi ile kısa süreli bellekteki bilgi ilişkilendirilerek transfer edilir. Bu sayede yeni bilgiler birey için anlamlı bir yapıya kavuşmuş olur.
b. Uzun Süreli Bellek
Uzun süreli bellek, beynin aktarılmış bilgileri uzunca bir süre depoladığı ve ihtiyaç duyulduğunda da geri çağırdığı kısımdır. Uzun süreli bellek tüm bildiklerimizin bir toplamıdır ve kapasite sınırı belli değildir. Uzun süreli bellek, kahvenin nasıl yapıldığı gibi rutin bir işten tutun da bir matematik probleminin hangi yöntemle ve hangi aşamalardan geçilerek çözülebileceğine kadar karmaşık bir süreci içerir.
Kısa süreli belleğin oluşması, beyindeki birtakım fiziksel değişimlerle meydana geldiği için kalıcı değildir; buna karşılık uzun süreli belleğin kapasitesi sınırsızdır ve beyindeki kimyasal değişimlere dayandığı için daha kalıcıdır.
Düşünme işlemi kısa süreli belleğin gerek duyduğu bilgileri uzun süreli bellekten çağırmasıyla gerçekleşir. Bu işlem gerçekleşirken kısa süreli bellekteki bilgiler aktif, uzun süreli bellekteki bilgiler ise edilgen bir biçimde durur. Bu nedenle kısa süreli bellekteki bir bilgi anında hatırlanabilir. Ancak uzun süreli bellekteki bir bilginin hatırlanabilmesi bilginin belleğe depolanma biçimine bağlıdır. Eğer bilgiler iyi örgütlenmişse daha kısa sürede hatırlanır. Örgütlenmemiş bilgilerin hatırlanması ise daha uzun sürmektedir.
Şimdi birazda belleğin yeni bir bilgiyle ilk kez karşılaştığında bilgiyi nasıl işlediğini ve depoladığını, ihtiyaç duyulduğunda da bilgiyi nasıl çağırdığını görelim.
Hafıza, beyindeki “nöron” adı verilen sinir hücrelerinin birbirleri arasında bağlantı kurması (sinaps) esasına dayanır. Bir sinir hücresi, bir hücre gövdesinden ve çekirdekten, bu gövdeye başka hücrelerden bilgi taşıyan çok sayıda dendrid ve nöronda toplanan bilgileri başka nöronlara aktaran tek bir akson’dan meydana gelir.
Dendrid'lerin üzerinde başka nöronların aksonlarının değdiği “sinaptik aralık” adı verilen bir boşluk vardır ki, bu boşluk çeşitli biyokimyasal ve biyoelektrik olayların meydana geldiği, öğrenme ve davranış açısından çok önemli bir yerdir.
Öğrenmenin temelini oluşturan sinapslar nöronların birbirleriyle iletişim kurması, birbirleriyle haberleşmesi olarak da düşünülebilir.
Çok çalışıyorum ama bir türlü puanlarım yükselmiyor dediğiniz hiç oldu mu? Eğer bunu dile getiriyorsanız bilmelisiniz ki, hafızanızda kayıtlı olan önceki bilgiler ne kadar azsa, yeni öğrendiğiniz bilgilerle önceki bilgilerinizin birbiriyle iletişim kurması ve bunları kaydetmesi de o kadar fazla zaman alacaktır.
Bir konuyu iyi öğrenmiş olabilirsiniz; günün birinde o konuyla ilgili bir problem çözerken küçük bir ayrıntıyı hatırlamakta zorlanmış ve o soruyu çözememiş olabilirsiniz. Ya da bir şeyi hatırlamaya çalışırken “dilimin ucunda” dediğiniz anlar da olmuştur. Peki, bunun nedenini hiç düşündünüz mü?
Bu durumun sebebi nöron adı verilen sinir hücrelerinin yüksek derecede bir uzmanlaşmayla çalışma esasına dayanmasında yatmaktadır. Bir araba fabrikasında çalışan işçilerin durumunu düşünün. Her bir işçi, işin ancak çok küçük bir bölümünü üstlenmektedir.
Her bir işçi nöron işin ancak çok küçük bir kısmı üzerinde uzmanlaşmakta ve diğer işçi nöronlarla işin kalan kısmını paylaşarak bilgileri hatırlamamızı sağlamaktadırlar.
Eğer ki işçi nöronlardan bazılarının görevini yerine getirmesi bir şekilde bozucu bir etkiye maruz kalırsa (tekrar etmeme, aşırı yorgunluk, uykusuzluk v.b) arabanın (yani bilginin) meydana gelmesi ertelenecektir. İşte bir bilgi bütününü tanımlayan nöronlardan bazılarının görevlerini yerine getirememeleri ya da birbirleriyle haberleşememeleri “Ben bunu biliyorum, dilimin ucunda ama bir türlü çıkartamıyorum.” dememize sebep olmaktadır.
Şimdi sıra geldi belleğin birbiriyle ilişkili olan üç aşamasını tanımaya:
1. Öğrenme aşaması: Bilgilerin duyu organları tarafından alınıp algılanması ve birtakım işlemlerden geçtikten sonra yorumlanarak hafızaya aktarılması aşamasıdır.
Peki, bir bilgiyi öğrendiğimizi nasıl anlayabiliriz? Bunun için belli başlı kriterler mevcuttur. Bunlar;
·Üzerinde kafa yorduğumuz bilgileri notlarınıza bakmadan kendi cümlelerinizle ifade edebiliyor ya da anlatabiliyorsanız,
·O bilgilerle ilgili soruları cevaplandırabiliyor ya da o bilgilerin kullanılmasını gerektiren problemleri çözebiliyorsanız, öğrenme meydana gelmiş demektir.
Peki, öğrenme aşamasında bilgilerin hatırlanma oranını artırmak için neler yapılmalıdır?
·Öğrenmeye çalıştığınız konuya merakla yaklaşın. Merak çalıştığınız dersin zor ayrıntılarını zahmetsizce hatırlamanızı sağlayacaktır. Merak, dikkati yapılan işe yöneltir ve düşünceyi canlı tutar. Merak edilen bir konunun öğrenilmesi kolaylaşır, öğrenilenlerin hafızada tutulmasını sağlar.
·Başka bir ifadeyle ilgi ve merakla yaklaştığınız bir derse, dikkatinizi verirsiniz ve onu anlamak istersiniz. Anlamak ise bir dersi öğrenmenin ve hafızada tutmanın en iyi yollarından birisidir.
·Çalıştığınız konuya yüzeysel bir şekilde anlayacak kadar çalışmakla yetinmeyin. Biraz daha fazla çalışmayı deneyin.
·Öğrenme aşamasında fazladan çalışma (örneğin 1 saat çalışmak yerine 1.30 saat çalışmak) öğrenilen bilginin hafızada tutulma ve unutulmama yüzdesini artırmaktadır (Örneğin 1 saat çalışıldığında bir sonraki gün o bilginin hatırlanma yüzdesi % 70 iken 1.30 saat çalışma durumunda % 90 olabilmektedir).

Peki bir konuyu öğrenmek için çaba sarf ederken, çalışmayı ve öğrenmeyi nasıl zevkli hale getirebiliriz?
a.Eğer bir derse karşı önyargılı yaklaşıyorsanız (X dersini sevmiyorum ya da Y dersine çalışmaktan hoşlanmıyorum), öncelikle bu derse karşı duygu ve düşüncelerinizi yeniden gözden geçirmelisiniz. Çoğunlukla bu tür nitelemeler öğrencinin dersi anlama ve başarılı olma konusunda zorlanmasından kaynaklanır. Yoksa dersin hakikaten “sevimsiz” bir ders olmasından kaynaklanmaz. Bu durumda yapmanız gereken şey, dersin üzerine eğilme kararlılığını göstermektir.
b.Anlamakta zorlandığınız konuları bilgi ve anlayış düzeyinize daha uygun olan konu anlatımlı kitap ya da dergilerden takip etmelisiniz. Ayrıca soru çözerken de buna dikkat etmeli, bilgi seviyenizi kat kat aşan soruları ileriki zamanlara bırakmalısınız. Önce basit düzeydeki kaynaklardan çalışmalı sonra da daha zor olan kaynaklara geçmelisiniz.
c.Zorlandığınız konularda o derste daha başarılı olan ya da o dersi daha iyi kavrayan bir arkadaşınızla birlikte çalışmanız konuyu daha iyi anlamanızı sağlayabilir. Böylesi bir çalışma özellikle sorulan soruları yapmakta zorlandığınızda ya da “sevmediğiniz” bir dersi öğrenmeye çalışırken oldukça faydalıdır. Zira insan anlaştığı bir arkadaşıyla bu tür bir dersi çalışırken o kadar sıkılmaz.
Ders çalışma isteğinin gelmesini beklemek yerine, öncelikle masanın başına oturmalı ve bunun için kendinizi zorlamalısınız. İnsan her zaman istekli bir şekilde çalışma masasının başına oturmaz; belki de çoğu zaman bir zorlamanın etkisiyle çalışır. Daha açık ifade edersek, çalışma isteği anlama işi gerçekleştirildikten sonra ortaya çıkacak bir ruh halidir.
2. Hafızada tutma aşaması:
Öğrenilen bilgilerin, öğrenmenin tamamlandığı ve hafızaya geçirildiği andan, hatırlama anına kadar hafızada tutulmasıdır. Hafızayı, bir kütüphaneye benzetirsek, birinci aşama olan öğrenme (kısa süreli belleğin verileri işlemesi) yeni alınan kitapların kütüphaneye girmesini; ikinci aşama olan hafızada tutma ise (işlenen bilgilerin uzun süreli hafızaya kaydedilerek aktarılması), kitapların bir okurun talepte bulunma anına kadar kütüphanede durmasıdır.
Peki, hafızada tutma aşamasında bilgilerin hatırlanma oranını artırmak için neler yapılmalıdır?
Yeni öğrenilmiş bilgilerin unutulmasına karşı alınacak önlemlerin başında, bilgileri düzenli bir şekilde tekrar etmek gelir. Tekrarlar, unutmaya karşı direnci artırır. Dersin verildiği gün tekrarlanan bir bilgi, zihinde çok daha büyük bir iz bırakır. Bu da başarılı olmayı sağlayan çok önemli bir kazançtır.
Tekrarlar yapılırken bilinçli ve planlı bir sıra gözetilmelidir. Şöyle ki: Bilgilerimiz öğrenmeden sonraki ilk 20 dakikadan başlayarak, bir saat, sekiz saat, yirmi dört saat sonraki ve 31 güne kadarki unutma eğrisi aşağıdaki grafikte gösterilmiştir. Dolayısıyla unutmaya karşı girişilen ilk tekrar unutmanın düşmeye başladığı noktadan, yani 40 dakikalık bir öğrenme seansından sonra yapılmalıdır. İkinci tekrar yaklaşık olarak 24 saat sonra, üçüncü tekrar 1 hafta sonra ve dördüncü tekrar da bir ay sonra yapılmalıdır. Böylece unutma son derece yavaş olacaktır.
Öğrenmede tekrarın önemini bir örnekle açıklayalım. Bir kum yığını düşünün: Yığının tepesinden bir kova su dökersek (ki her yeni bilgi, bizim için nöronların oluşması demektir), su tepenin eteklerine doğru kendine yol açarak akar. Fazla vakit geçirmeden tepedeki aynı yere bir kova daha su dökersek (ki önceki bilgilerle sonraki bilgiler birbirleriyle bağlantı kurduğunda bilgi kalıcı hale gelir), bu ikinci su birincisinin açtığı oluklar boyunca akar gider. Bu hatırlama olayını temsil eder. İlk kanallar açıldıktan sonra, uzun süre ikinci su dökülmezse kanallar kapanır. Bu da unutmadır.
Yapılması gereken şeylerden biri de, o konuda daha sonra öğrenilen bilgileri daha öncekilerle ilişkilendirmektir.
·Öğrenilen bilgilerin bir arkadaşa anlatılması ya da o konu üzerinde onunla tartışmak da hafızayı kuvvetlendiren faktörlerden birisidir.
·İyi bir gece uykusu hafızanın güçlenmesi için birebirdir. Çeşitli araştırmalar insanların bilgiyi edindikten sonra uyurlarsa öğrenilenleri daha kolay hatırladıklarını göstermiştir. Bu, öğrenmeden sonra uyunduğunda nöronlar arasındaki bağların güçlendiği anlamına gelmektedir.
·Bir bilgiyi hatırlarken zorluk çekmenin bir nedeni de ders dinlerken ya da çalışırken dikkatin yapılan öğrenme faaliyetine yoğunlaştırılmamasıdır. Bunu bir örnekle açıklayalım. Bir futbol maçını kameraman olarak canlı bağlantıyla onbinlerce insana ilettiğinizi düşünün. Profesyonel bir kameramandan beklenen, rakip takımlardaki futbolcuların topa sahip olma mücadelesini en iyi açıyla aktarmasıdır. Ancak siz tutar da aynı anda hem tribünlerdeki seyircileri hem de futbolcuların topu alma mücadelelerini çekmeye çalışırsanız topa sahip olma mücadelesi anında yaşananları çekemeyebilirsiniz.
Çünkü kameranın merceğinin belli bir anda sadece bir görüş alanı mevcuttur. İki alan arasında gidip gelebilirsiniz; ama sonuç onların her birinden sadece parça görüntüler; yani bilgiler yakalamanızla sonuçlanacaktır.

3. Bulup çıkarma (hatırlama) aşaması:
Öğrenilenlerin üzerinden zaman geçtikten sonra ihtiyaç halinde bilgilerin hatırlanmasıdır. Kütüphane benzetmesinde öğrenme aşamasını kitapların kütüphaneye girişine, hafızada tutmayı da kitapları kütüphanede muhafaza etmeye benzetmiştik. Bulup çıkarma aşaması da bir okurun isteği üzerine kütüphaneden ilgili kitabın bulunup çıkarılmasını simgelemektedir.
Hiç iyi bildiğiniz ama sınavda bir türlü hatırlayamadığınız bilgiler oldu mu? Dahası bu bilgileri sınavdan çıktıktan sonra hatırladığınız oldu mu? Ne kadar can sıkıcı bir durum değil mi? Bilgiyi hatırlayamama hatırlanacak içeriğin hafızada olmaması yüzünden değil, o anda bilgiye ulaşılamadığı içindir. Bunun sebepleri şöyle sıralanabilir:
·Hafızaya kaydedilen bilgilerin ihtiyaç anında zihin kütüphanemizde bulunmasını kolaylaştıracak şekilde düzenlenmemesi.
·Bir örnek vermek gerekirse, kitapların rasgele raflara konulduğu bir kütüphanede, görevlinin bir okurun istediği kitabı bulabilmesi için bütün kütüphaneyi taraması gerektiği halde, kitapların yazarlarının, yayınevinin, basıldığı yılın, hangi konu içerisinde anıldığının, kaç sayfa olduğunun tespit edilerek tasnif edildiği ve birbiriyle ilgili kitapların bir araya konulduğu bir kütüphanede arama, deponun belli bir yerinde yapılır.
·Zihnin o anda içinde bulunduğu koşullar. Sınav anındaki telaş, stres ve heyecan muhakeme gücünüzü zayıflatır ve hafızadaki bulup çıkarma işlemini bozar.
·Sınav sorusunun ifade ediliş şekli. Öğrencinin birbirinden farklı soru tiplerinden çözmemesi sınav anında istenen bilginin ne olduğunun anlaşılamamasını, dolayısıyla anlam verilemeyen soruyu çözmek için gereken bilginin bulup çıkarılamamasını beraberinde getirmektedir.
Bu ve benzeri sebepler yüzünden sınav bittikten sonra “Ben bu soruyu nasıl yapamadım.”, “Yolda sınav kitapçığını incelerken soruyu çözdüm.” demeniz sizi şaşırtmayacaktır. Artık bu olumsuz durumun nedenini biliyorsunuz.
Peki bulup çıkarma (hatırlama) aşamasında bilgilerin hatırlanma oranını artırmak için neler yapılmalıdır?
Belleğin hatırlamasına yardımcı olan beş ana faktör vardır. Öncelikle bunlara bir göz atalım:
·Öncelik: Olayların ortasından ziyade başlangıçlarını ve bir olayın tekrarlarından çok o olayın ilk oluşunu anımsarız. Bu yüzden öğrenme sürenizi öncelik ve yakınlık etkilerinin azami ölçüde olacağı, öğrenme sırasında ortadaki sarkmanın asgariye indirileceği şekilde organize edin.
·Yenilik/Yakınlık: Zaman olarak daha yakın bir tarihte olanları daha kolay hatırlarız. Gerçek yaşamdan örnekleyecek olursak, dünü önceki günden daha iyi, önceki günü ondan önceki günden daha iyi anımsarız.
·Bağlantı: Birbiriyle bağlantısı olan şeyler bağlantısı olmayanlardan daha iyi hatırlanır. Bu yüzden düşünerek ve anlayarak öğrenin. Anlama, bilgileri birbirine bağlar. Hafızanın bir bilgiyi hatırlamada zorluk çektiği durumlarda muhakeme gücünüz yardımınıza koşar ve konular arasındaki mantıksal ilişkiler aracılığıyla aradığınız bilgiye ulaşmanız daha kolay olur.
·Göze çarpıcılık: Üzerinde çalıştığınız konuyu tuhaf, sıra dışı, abartılı veya göze çarpan herhangi bir şeyle destekleyin. Unutmayın, beyin “sıradan ilişkileri” dikkate almayabilir.
·Tekrar: Öğrendiğiniz bilgileri belirli periyotlarla tekrar edin. Çünkü bir bilgiyi ne kadar sık hatırlarsanız, o bilgiye ihtiyaç duyduğunuz başka bir anda zihninizin onu bulması o kadar kolay olur.
Beynin ilk ve son şeylerin daha iyi hatırlandığını bilmek, herhangi bir konuyu öğrenirken oldukça yararlıdır; çünkü hatırlamayı artıracak şekilde zamanı düzenlemeye yardım eder. Örneğin, ara vermeden dört saat çalışırsanız, kendinize yalnızca tek öncelik ve tek yakınlık durumu tanımış olursunuz, anımsama öncelik ve yakınlık durumlarının ortasına sarkar. Dört saati daha çok sayıda birime bölerseniz daha çok “ilk ve son” durumları yaratılır ve sonuçta da hatırlamada artış olur. Araştırmalar en ideal ders çalışma süresinin, konunun zorluğuna ve ilgi düzeyinize bağlı olarak, 20 ila 40 dakika arasında olması gerektiğini göstermiştir.

Kaynak:
Yazar:Özkan Çağlar / Psikolojik Danışman
Başarılı olmak için örnek ders çalışma programı
Öğrenciler; gelecekte yaşamları sürdürmek istedikleri mesleği ne kadar erken seçerlerse, o kadar başarılı olurlar. Bunun için adaylar, beş yıl sonra ne yapmak istediklerini düşünmelidir. Bunu yaparken, yeteneklerini göz ardı etmemelidirler.
Gelecekte ne yapmak istediğini, hedeflerini belirleyen öğrenci, hangi derslere ne kadar önem vermesi gerektiğini bildiğinden, kararsızlığa düşmez, vakit kaybetmez.
Öğrenciler; hedeflerine ulaşmak için öncelikli olarak planlı çalışmalıdır. Çünkü; ders çalışma, plan ve program olmadan sürdürülemeyecek bir etkinliktir. Peki planlı çalışmak neden bu kadar önemli? Plan yapmak öğrenciye neler kazandırır?
* Ders çalışma programını yapan öğrenci, hedefine ulaşmak için izleyeceği yolu bildiğinden ruhen (vicdanen) rahat ve huzurludur.
* Ders çalışma programını yapan öğrenci, hangi derse ne kadar çalışacağını bildiğinden panik yapmaz. Bir derse çalışırken, aklı diğer derse kaymaz. Dikkati dağılmaz.
* Ders çalışma programını yapan ve odasına asan öğrenci, sürekli hedeflerini hatırlar ve hayatını disipline eder.
* Ders çalışma programı yapan öğrenci ‘Ne çalışacağım?’ diyerek kararsızlığa düşmez ve zaman kaybetmez.
PROGRAM NASIL HAZIRLANIR?
Öncelikli olarak şu bilinmelidir. Ders çalışma programı, bireyseldir. Her adayın çalışma programı, birbirinden farklı olacaktır. Bu nedenle, bu konuda ancak bazı tavsiyeler verilebilir. Öğrenciler eve geliş ve yemek vakitlerini kendilerine göre ayarlayabilir. Ancak etüt ve molalar, birbirleriyle orantılı olmalı. Bir saat çalışan öğrenci; 10 dakika, bir buçuk saat çalışan öğrenci; 15 dakika, iki saat çalışan öğrenci, 20 dakika da dinlenir. Öğrenciler, dikkatlerini toplayabildikleri süreye göre bu etütlerden birisini tercih edebilirler.
ÖRNEK PROGRAM
15:00 Eve geliş
15:00-16:00 Mola (yemek, dinlenme)
16:00-17:30 Etüt
17:30-17:45 Mola
17:45-19:15 Etüt
19:15-20:15 Akşam yemeği
20:15-21:45 Etüt
21:45-22:00 Mola
22:00-23:30 Etüt
23:30 Serbest zaman (kitap okuma, yatış)
Verilen program, dershaneye ya da okula giden bir öğrenci esas alınarak hazırlanmıştır. Öğrenci eğer evde ise, sabah erken kalkmalı ve etütlerini buna göre ayarlamalıdır

"GÜLÜMSEYİN ÇÜNKÜ, BİZİM İÇİN DEĞERLİSİNİZ"

 

T.C. Konya Emniyet Müdürlüğü - Bilgi İşlem Şube Müdürlüğü
Musallabağı Mh. Telgırafçı Hamdibey Cd. Selçuklu KONYA  Tel : 332 237 64 00   Fax : 332 235 25 16