|


 |
|
Konya Emniyet Müdürlüğü
|
REHBERLİK VE PSİKOLOJİK DANIŞMA BÜRO AMİRLİĞİ (Altın
Kurallar) |
|
|
|
Faydalı olabileceğini düşündüğümüz Bilgiler
|
|
Özgüven |

"Özgüven sürekli değişen dünya ile başetmeyi sağlar"
Tıpkı alfabeyi
öğrenmenin çocukları okumaya hazırlaması gibi, güçlü bir
özgüven de onları yaşamda karşılaşacakları zorluklara karşı
hazırlar.
Özgüven çocukların yeni şeyleri deneme konusunda kendine
güvenmelerini, engeller karşısında çaba göstermeye devam
etmelerini, başkaları ile sağlıklı etkileşimlerde
bulunmalarını, beklenmedik güçlüklerle baş edebilmelerini ve
kendi davranışlarını etkin bir şekilde idare edebilmelerini
sağlar.
Güçlü bir özgüven duygusu çocuğa sürekli değişen dünya ile
baş etmek ve buna uyum sağlamak için gerekli esnekliği ve
kaynakları sağlar. Çocuğun okulda kendisiyle alay
edilmesinden, elindeki oyuncağının alınmasına ve ergenlik
döneminde alkol, uyuşturucu gibi zararlı maddeleri
reddedebilmeye kadar pek çok konu ile mücadele edebilme
kabiliyetini artırır.
Özgüven nedir?
Özgüven
çocuğun kendisi hakkındaki olumlu inanç ve duygularıdır.
Örneğin:
Değerli ve kendine has özellikleri olan biri olduğu inancı,
Başkaları tarafından kabul edilme ve değer görme beklentisi,
Kendi kabiliyetleri konusunda iyimser duygular beslemek
sağlıklı bir özgüvenin işaretleridir.
Aşırı serbestlik özgüveni güçlendirmez
Anne-babaların çocuğun özgüvenini güçlendirmek düşüncesiyle
fazlasıyla izin verici ve serbest bir tutum izledikleri sık
görülen bir durumdur.
Oysa anne-babaların çocuklara uygun yapı ve sınırları
sağlaması son derece önemlidir. Disiplin ve kuralların
sağladığı dış yapı olmadan çocuklar kendi davranışlarını
düzenlemeyi ve sosyal ortamlarda kendilerini yetkin
hissetmeyi başaramazlar.
Anne-babalar ve diğer bakım verenler çocukların özgüvenini
pekiştirmek için çeşitli tekniklere başvurabilirler.
Özgüveni pekiştiren sözler
Aşağıdaki cümleleri yeri geldikçe kullanmanız da çocuğunuzun
özgüvenine önemli katkılar sağlayacaktır.
1-
Seninle gurur duyuyorum.
2-
Gerçekten çok çalıştın (spesifik olarak hangi konuda çok
çalıştığını ve nasıl çalıştığını belirtin).
3- Herkes hata yapabilir.
4- Olabilir.
5- Yardımlarından dolayı teşekkür ederim.
6- Ben senin bunu yapabileceğine inanıyorum.
7- Çok iyi bir çalışma!
8- Haklısın.
9- Seni seviyorum.
10- Çok iyi bir denemeydi.
11- Ne kadar düşüncelisin.
12- Sana güveniyorum.
13- Seninle vakit geçirmek çok hoşuma gidiyor.
14- Çok güzel!
15- Dürüst davrandığın için teşekkür ederim. |
|
Televizyon ve internet, toplumun ve ailelerin yapısını
bozuyor |
Televizyon ve internet gibi iletişim teknolojilerinin
yaygınlaşmasının da etkisiyle insan ilişkilerinin değişime
uğradığına ve ailelerin dağıldığına dikkat çeken uzmanlar,
çok televizyon seyredilmesi veya bilgisayar başında
durulmasının, aile içinde kaynaşmanın önüne geçtiğine vurgu
yapıyor.
Günümüzde artık her evde bulunan televizyonun ve bunun
yanında evlerde de daha çok kullanılmaya başlanan internetin
toplum ve aile yapısını bozduğu ifade edildi. Söz konusu
iletişim araçlarının toplum ve aile yapısını bozduğunu
söyleyen Ege Üniversitesi (EÜ) İletişim Fakültesi Öğretim
Üyesi Doç. Dr. Nimet Önür, internet ve televizyonun toplum
ve aile üzerindeki etkilerinin en çok tartışılan konular
arasında bulunduğunu belirterek, iletişim teknolojilerinin
gelişmesinin etkisiyle insan ilişkilerinin değişime
uğradığını kaydetti. Bu etkilerin sanayileşmeyle başladığını
dile getiren Doç. Dr. Önür, "Şehirde emek yoğun üretim
olmaması sebebiyle insanların fazlaca boş zamanı var.
Geleneksel toplumun alışkanlıkları değişiyor. Televizyon ve
internet, insanlar arasında ortak birleşme zemini
oluşturuyor. Yüz yüze iletişimin yerini, internet ortamında
kurulan sanal ilişkiler almakta. Bunun yanı sıra televizyon
dizilerindeki hayali karakterler, insanlarla bir arada
yaşayan gerçek kimlikler haline dönüşmekte." dedi. İletişim
teknolojilerinin gelişmesinin etkisiyle insan ilişkilerinin
de değişime uğradığının altını çizen Önür, medya
değerleriyle aile içinde yaşanan problemlerin birleşerek
aile birliğini zaman zaman sarstığını ve aile bağlarını
yavaş yavaş çözdüğünü ifade etti. Çocuklar için internet
ortamının bir oyun alanı haline geldiğini aktaran Nimet Önür,
olumsuz sonuçların en çok çocukları etkilediğini bildirdi.
Çocuk ve gençlerin bilgisayar ve televizyon karşısında daha
fazla zaman geçirdiğini aktaran Önür, "Aileler, iletişim
araçlarını zararsız algılamakta ve çocukları hoş görmekte.
Bilgisayar başında ailesinden kopan çocuk, bunun sonucunda
sosyal hayatında zorluklar yaşıyor." şeklinde konuştu.
Televizyon ve internet başında fazla kalan çocuklarda yeni
davranış biçimlerinin ortaya çıktığını belirten Doç. Dr.
Önür, "Çocuklar buralardan öğrendiklerini hayatta uygulamaya
çalışıyor. Bilgisayar oyunlarını çok oynayan çocuklar hırçın
oluyor. Vakit geçirsin diye çocuğa hiçbir zaman televizyon
seyrettirilmemeli ve bilgisayar başında fazla
durdurulmamalıdır. Bu durum, anne ve baba için de geçerli
olmalıdır." şeklinde konuştu.
Çocuklara örnek olunmalı
Anne ve baba fazla televizyon seyrediyor veya
bilgisayar başında çok kalıyorsa, aralarında uzaklaşma
görülmektedir. Burada ebeveynlere çok büyük görevler
düşüyor. Anne ve babalar bilinçli olmalı ve çocuklara örnek
olarak önce kendilerine sınır koymalı. |
|
Çalışan Anneler
İçin 25 Altın Kural |
Çalışan
anneler için rehber olabilecek 25 önemli madde...
1. Çalışma hayatının kendinize saygı duymak konusunda önemli
bir faktör olduğunu unutmayın.
2. Çocuklarınız küçük olsa bile, çalışma hayatına çok uzun
süre ara vermeyin. Ara ne kadar uzun olursa, dönmek o kadar
zor olacaktır.
3. Çevrenizde güvenebileceğiniz, açık konuşabileceğiniz
insanlar olduğundan emin olun.
4. İşyerinde emzirme odası gibi özel imkânlar yaratılması
için diğer annelerle birlikte mücadele edin.
5. Ofisteyken işe, çocuğunuzlayken de sadece ona yoğunlaşın.
6. Ev işleri ve çocuk bakımını eşinizle eşit olarak
paylaşın.
7. Mümkünse ev işinde de yardımcı olabilecek bir bakıcı
tutun.
8. Çok iyi organize olun. Çocuğun çantası, kıyafetleri gibi
detayları geceden hazırlamaya çalışın.
9. Patronunuzun sizi zorlamasına izin vermeyin ve
sınırlarınız konusunda saygı duymasını sağlayın.
10. Pratik çözümler bulun. İşinizin yoğun olduğu dönemde,
çocuğunuzun katılacağı etkinlik için yiyecek hazırlamanız
gerekiyorsa, hazır bir şeyler götürmeyi seçin.
11. Ofiste ekstra iş üstlenmeyin.
12. Geleneksel olmayan iş-aile programlarından korkmayın.
13. Sınırlarınızı belirleyin, iş arkadaşlarınızdan da uyum
bekleyin.
14. Teknolojiyi kullanabilir ya da ondan sakınabilirsiniz.
Kimi anneler, şirketten kendilerine hemen ulaşılmasını
sağlayan iletişim cihazlarını kullanmak istemiyor. Kimi de
evden çalışmayı kolaylaştırdığı için teknolojiden
faydalanıyor.
15. Eylem planınızı yapın. İş ve aileyi birlikte yürütmek
size bağlı.
16. Eviniz işyerine yakın olsun. Böylece yolda geçireceğiniz
zamanı çocuğunuza verebilirsiniz.
17. Mükemmel olmaya çalışmayın. Süper iş kadını ya da süper
anne olmak zorunda değilsiniz.
18. Çalıştığınız için çocuğunuza karşı suçlu hissetmeyin.
19. Çocuğunuzla vakit geçirmek için rutin davranışlara
başvurun. Yatakta TV seyredip, okuldan siz alıp, daha bol
vakit geçirebilirsiniz.
20. İş hızınızı kontrol altında tutun. Bazen aileniz için
tempo düşürmek çok kötü olmayabilir.
21. Çocuğu olan biriyle çalışın, durumunuzu daha rahat
anlar.
22. Kendi işinizi kurmaya çalışın.
23. Kendinizi çocuğunuzun okuluna adayamıyorsanız da
ilginizi arada bir de olsa sınıf etkinliklerine katılıp göz
önünde olarak gösterin.
24.
İşte istediğinizi almak için ´ekonomi´ argümanlarını
kullanın, şirketler buna karşı gelmeyecektir.
25. Çocuğunuzla olabildiğince çok oyun oynayın. |
|
Evde büyük çocukla küçük çocuğun çatışması nasıl önlenir? |
Ergenlik çağındaki çocuklarla evdeki daha küçük yaştaki
çocukların çatışmaları sık yaşanan bir durumdur. Peki bu
çatışma nasıl aşılabilir? Evde huzur nasıl temin edilebilir?
Birçok ergenin evde kardeşleri ile çok iyi geçinemediği
görülür. Oysa ergenlikte bireyin yaşı çocukluğa nispeten
büyüdüğü için ebeveynin beklentisi kardeşleri konusunda
ergenden destek beklemek şeklinde olur. Ama çoğu zaman ergen
bu beklentiye hiç cevap vermediği gibi muhalif tepkiler
vererek ebeveyninin işini zorlaştırabilir. Peki nedir
ebeveynin kardeşler konusunda beklentileri ve ergenin bu
beklentileri karşılayışı nasıl olur?
ANNE-BABANIN BEKLENTİLERİ NELER?
* Kardeşinin dersine yardım etsin.
* Kardeşleri ile zaman geçirsin.
* Kardeşleri odasına geldiğinde sert bir dille onları
kovmasın. Eşyalarına dokundular diye evde küçük kıyamet
koparmasın.
* Kardeşlerinin bakımında anneye yardımcı olsun (daha ziyade
kırsalda görülen bir beklentidir).
* Kardeşlerine olumlu örnek olsun. Giyimi kuşamı ile,
konuşmaları ile vs…
* Kardeşlerine hakaret etmesin, onları eleştirmesin.
* Kardeşlerine güler yüz göstersin.
* Büyük kardeşlerinin fikirlerine saygı duysun.
* Onlara itiraz etmesin vs…
KÜÇÜK KARDEŞ ANNE-BABANIN HAFİYESİ DEĞİLDİR
Ergen gerek içinde bulunduğu gergin psikolojiden ve gerekse
ebeveynlerinin yanlış tutumlarından dolayı çoğu zaman
ergenlik döneminin sınırları içinde kardeşleri ile pek
geçinemez. Ama bu geçici bir durumdur. Ve yaşın ilerlemesi
ile birlikte zamanla ilişkiler düzelir aslında. Bir ergenin
kardeşi konusunda ifadesi şöyle olmuştu: “Kardeşime sinir
oluyorum; çünkü o bir ispiyoncu. Özellikle beni gözetliyor
veya arkadaşlarımla olan konuşmalarımı dinliyor ve aileme
yetiştiriyor. Gerçi ailem buna zemin hazırladı en başta.”
Bu cümleden de anlaşıldığı gibi ebeveynin yanlış tutumu
mevcut öfkeyi fazlasıyla alevlendirmiş. Ergene göre küçük
kardeşi, onun evde istediği gibi davranmasına mani olan,
eşyalarına zarar veren, evde anne babasına karşı sulanarak
yakınlaşan ve sonrasında kendisinin kötü görünmesine sebep
olan, ders çalıştırmak zorunda olduğu vs... bir engel. Bütün
bu nedenler ergenin kardeşini suçlamasına sebep olur. Bunun
dışında ergen bulunduğu dönemden kaynaklı tepkilerini ani
bir biçimde gösterdiğinden ve aile anında müdahale edip
ergeni eleştirdiğinden dolayı ise ergen ikinci kez kardeşini
suçlar. Çünkü bu defa kardeşini hem kendisine bir engel
olarak görür ve hem de ailesinin kendisine onun yüzünden
kızdığını düşünerek kardeşini suçlar.
Ergen kendisine kardeşleri konusunda sorumluluk verilerek
çok ezildiğini ve ebeveyninin kardeşlerini koruma adına ev
içinde haksızlık yaptığını düşünür.
Tabii burada kardeşin yaş dönemi de çok önemlidir. Yaşça
kendisine çok yakın olan kardeşi ergen için hem bir rakiptir
ve hem de bir arkadaş. Bu pozisyondaki kardeşi ile
genellikle ortak kullanılabilecek mekan veya eşyalarla
ilgili olarak çatışır. Bazen çok şiddetli tartışmaları olsa
da çok yakın da olabilirler.
KARDEŞİNİN YANINDA BÜYÜK ÇOCUK ELEŞTİRİLMEMELİ
* Kardeşlerin çatışmasına müdahale etmemeli.
* Ergenin yanlış tutumlarını kardeşinin yanında yermemeli.
* Kardeşlerinin olmadığı bir ortamda ergenin de fikrini
alarak kardeşlerinin sorunlarını konuşmalı.
* Ergenin yanlış tutumları yalnızken ve eleştirel olmayan
bir üslupla sakince ergene aktarılmalı, birlikte sebepleri
irdelenmeli, ebeveyn bu konuda ergene anlaşılma duygusunu
yaşatmalı.
* Kardeş ilişkileri konusunda en ufak olumlu gelişmeler
anında pekiştirilmeli.
* Evde zaman zaman baş başa bırakılmalı. (Direkt
sorumluluklar dile getirilmeksizin. Ergen zaten çoğu zaman
içten içe kardeşine karşı sorumlu olduğunu bilir. Kendisine
hatırlatılmasından ise çoğu zaman nefret eder.)
* Otorite sadece ebeveyne ait olmalı.
* Evin ortamı müsaitse ayrı odalar tercih edilmeli. Küçük
kardeşin hatalarından dolayı ergen suçlanmamalıdır.
* Küçük kardeşlerin ergenle ilgili olarak ebeveyne bilgi
aktarımı engellenmeli.
* Evde hiç kimse bir diğerine hakaret edemez veya rencide
edici davranamaz. Kuralı ev içinde genelleştirilmeli. Ve
kararlı olunmalı. |
|
Çocuğunuzun Zekâsını Geliştirmeye Yardımcı olmak |
Beyin ve beyindeki sinir bağlantıları, çocukluğun ilk
yıllarında anne-baba ilgisine göre şekillenmektedir. Hattâ
bizim için önemli olmayan küçük bir oyun, bazen çocuğun
entelektüel gelişimini sağlayan, beyin sinir ağlarının
gelişimini artıran önemli bir faktör olabilir.
Çocuklar doğrudan emir ve talimat almaktan pek hoşlanmazlar.
Peki onların eğitimleri için hangi yolları takip edelim?
Gözlerinin içine bakın: Altı haftalık bebeğinizin gözlerine
18 cm mesafeden bakın. Çocuğunuzu önünüze veya kucağınıza
aldığınızda bu uzaklık sağlanır. Her bakışta bebeğin
beynindeki sinir bağlantılarının gücü artar. Bebek,
´benzerlik nedir? bu nedir? ne farklıdır? ne aynıdır?gibi
en hayatî öneme sahip hususları öğrenme mahareti kazanır.
Konuşun, konuşun, konuşun: Çocukla konuşmak çocuk için çok
faydalıdır. Çünkü dil, öğrenme sürecinin en önemli
parçasıdır. Doğumdan itibaren çocuğuyla düzenli olarak
konuşan annelerin çocukları daha çabuk konuşmaya başlarlar.
Böyle bir annenin çocuğu, oyun sırasında keşfettiği bir şeyi
anne-babasına büyük bir heyecanla anlatır.
Geç konuşmaya başlayan bir çocuk ilkokul dönemlerinde zorluk
çekebilir. Bununla ilgili olarak Şikago Üniversitesi´nden
psikolog Janellen Hunttenlocher bir deney yapmıştır. Bu
deneyde; iki grup çocuğun matematik kabiliyetleri
karşılaştırılır. Birinci grubu, ailesinde konuşma ve ilginin
az olduğu; ikinci grubu ise konuşmanın bol olduğu ailelerin
çocukları oluşturur. Bir bozuk para yığınından kaç tane
paranın alındığını veya yeni paranın eklendiğini her iki
grup da anlar. Ancak iş cümlelere geldiğinde sıkıntı ortaya
çıkar. Ayşe´nin 10 tane elması var, Fatma´ya üç tane
verirse, Ayşe´nin kaç elması kalır? Bu soruyu ikinci
gruptakiler daha kolay ve hızlı cevaplandırmışlardır.
Müzikten yararlanın: Müzik, eğitimin vazgeçilmez
enstrümanlarındandır. Çocuğunuzu müzik ile eğitin, müzikle
sevdirin. Ritm ve melodiler iyi birer eğitmen olabilirler.
Kaliforniya Üniversitesi´nde yapılan bir çalışma; üç yıllık
piyano dersi ve koro çalışmalarının, çocukların matematik ve
bilim derslerindeki başarısını artırdığını, muhakeme gücünü
geliştirdiğini göstermiştir. Müzik konusunda uzman olmasanız
bile çocuklarınıza ninniler ve melodiler fısıldayın.
Merak ve cesaret duygularını ateşleyin: Bebekler,
yeni geldikleri dünyayı keşfederler. Keşifler onlara büyük
haz verir. Keşifleri onlarla paylaşın. Morallerini bozmayın.
Yapılan bir çalışmaya göre anne-babalarından cesaret alan
çocukların hayatta daha başarılı oldukları tespit
edilmiştir. Baskı altında idare edilen çocuk, endişe ve iç
sıkıntısına sahiptir. Çocuklar, dokunarak ve tatlarına
bakarak keşfederler. Siz de onlarla birlikte keşfe çıkın.
Bir oyuncağını alın, sağına soluna bakın, sonra çocuğunuza
verin. Yerlerde çocuğunuzla birlikte yuvarlanın, onunla
emekleyin. Bu hususta en güzel örnek olarak da Peygamber
Efendimiz(sav)´in torunlarını sırtına alıp gezdirmesi,
onların arzularını yerine getirmek için elinden geleni
yapması gösterilebilir.
Gösterin ve işaretleyin: Elinize sarı bir kitap alın.
Kitabı işaret ederek sarı deyiniz. Çocuğunuzun renkleri daha
kolay öğrendiğini göreceksiniz. Bebek konuşmasa bile bu
şekilde sarının diğer renklerden farklı olduğunu
anlayabilir. Renkleri, şekilleri, boyutları gösterin ve
işaretleyin. Bu şekilde renk eğitimi verilmeyen bazı
çocuklar büyüklüklerinde bile, kırmızı yerine bayrak rengi,
yeşil yerine ağaç rengi, ot rengi, mavi yerine gök rengi
demektedirler.
Gülümseyin: Çocuğunuz, ilk defa bardaktan su içmesini
öğrendiğinde, ayağa kalkın, çok iyi, çok güzel aferin deyin,
gülümseyerek çocuğunuzu tebrik edin ve ödüllendirin. Bu
hareketler beynin ön kısmındaki sinir ağ bağlantılarını
güçlendirir ve orta beyindeki duygu merkezi olan amygdala´yı
harekete geçirir. Aslında bu sosyal bir ihtiyaçtır. Bırakın
çocukları, yetişkinler bile takdir edilmekten, dikkate
alınmaktan hoşlanırlar. Çocuklarınızın bu sosyal ihtiyacını,
yeme-içme ihtiyaçlarını karşıladığınız gibi karşılayınız.
Beyin, 10-18 aylıkken amygdala merkezinde gerekli sinir
bağlantılarını kurar. Ancak bebeğinizi ilk adımları için
tebrik ettiğinizde, sevincini onunla paylaştığınızda,
beyinden damla damla salınan nörokimyasallar bir sel hâline
gelerek sinir bağlantılarını çelikleştirirler.
Eğer, bebeğinizin başarılarını ve onun için çok önemli olan
(sizin için basit olabilir) keşiflerini görmezden gelir veya
her seferinde farklı farklı tepki gösterirseniz, beyindeki
sinir bağlantıları güçlenmez. Hattâ bebek yeni başarılar ve
keşifler için isteksizleşir.
Durmayın: Her ne kadar ilk yıllar çocuğunuzun
gelişimi için çok önemli olsa da, duygu gelişimi 10-18
yaşları arasında da sürer. Bu yüzden aynı şeyleri bu dönemde
de devam ettirin (konuşma, diyalog, müzik).
Sonuçta çocuğunuz büyürken onun gerçek zekâ seviyesinde çok
önemli farklılıklar olmasa da, sosyal ve kültürel başarıları
artacaktır. Emekleriniz ve gayretleriniz belki dünyaca ünlü
birini ortaya çıkarmayabilir. Fakat unutmayın ki sizin
ilginiz, çocuğunuz için hayatî bir öneme sahiptir.
Araştırmalar göstermiştir ki çocukların başarılı olup
olmayacağını önceden gösteren şeylerden biri, anne-babanın
çocuğuyla meşguliyet derecesidir |
|
Kahvaltı, çocukların okul başarısını doğrudan etkiliyor |
Çocukların
hem fiziksel hem de zekâ gelişiminde beslenme büyük önem
taşıyor. Çünkü çocuklar, günlük aktivitelerin yanında
büyümek ve gelişmek için de ek kaloriye ihtiyaç duyuyor.
Çocuk beslenmesinde en önemli bölümü kahvaltı oluşturuyor.
Araştırmalara göre güne bol çeşit içeren kahvaltıyla
başlayan çocukların okul başarısı artıyor.
Okul çağındaki bir çocuk, sağlıklı gelişim için günlük
bin 800-2 bin kalorilik enerjiye ihtiyaç duyuyor. Bu rakam
ergenlik döneminde kız çocukları için 2 bin 400-2 bin 700,
erkek çocuklarında ise 3 bin-3 bin 500 kaloriye kadar
çıkıyor. Okullara yemek hizmeti veren Başak Cathering'den
gıda mühendisi Onur Çelik, çocukların sabah saatlerinde
enerjiye daha fazla ihtiyaç duyduklarını belirtiyor. Bu
sebeple de kahvaltının önem kazandığını hatırlatarak, "Sabah
bol çeşitle yapılan kahvaltı hem iştah açar hem de çocuğun
güne sağlıklı başlaması için gereken enerjiyi verir." diyor.
Çelik, ilköğretim öğrencilerinin kahvaltısında bulunması
gereken yiyecekleri de şöyle sıralıyor: "Yüksek enerji için
bal, pekmez ya da helva. Kemik, kas ve zekâ gelişimi için de
süt, peynir, yoğurt ve yumurta." Çelik, sabah beslenmesinin
sadece kahvaltıyla da kalmadığını vurgulayarak, "Özellikle
okula yeni başlayan çocuklar ders aralarında birer tane
meyve yemeli, ikindi kahvaltısı da yapmalıdır. Bunun için
bir bardak su ile bir dilim ballı ekmek önerebiliriz."
şeklinde konuşuyor.
Metin Helva Genel Müdürü Hakkı Boztoprak ise ailelerin
'çocuklarımız şişmanlamasın' diye kalori kısıtlaması
yaptığını hatırlatıyor. Oysa çocukların kahvaltılarında
helva, bal ve pekmez gibi yüksek enerji değerine sahip
gıdaları tüketmesi gerektiğini belirterek, "Asıl, çocukları
abur cubur yiyeceklerden korumak gerekiyor. Bunun için de
okul kantinlerinde kola-gazoz, bisküvi, şeker ve çikolata
satışı yasaklanmalı, yerine süt, ayran, meyve suları ve taze
sandviç satılmalı." diyor.
Beslenme bozukluğu ergenlik döneminde
başlıyor
Gıda mühendisi Onur Çelik, çocukların 12-14 yaşlarında
ergenlik çağına girmeleriyle birlikte beslenme bozukluğu
sorunlarının arttığını kaydediyor. Bu dönemde gelişim için
enerji ihtiyacının daha da arttığını dile getirerek, "Oysa
ergen kızların yarısından çoğu kendilerini psikolojik açıdan
şişman hissediyor. Bu nedenle de bilinçsiz diyete
yöneliyorlar. Gereksiz diyetler gençlerde gelişme geriliği,
kanda ürik asit ve yağ miktarının artması, kansızlık, kalpte
ritim bozukluğu ve kemik gelişiminde problemler
oluşturabiliyor." açıklamasını yapıyor. Bazı çocuk ve
ergenlerin ise fast-food yiyecekler nedeniyle aşırı
şişmanladığını, bunu da ciddi bir beslenme bozukluğu olarak
gördüklerini söylüyor.
Çocukların beslenme karnesi kötü
Türkiye'de çocukların beslenmesi konusunda yapılan bir
araştırmaya göre çocukların yüzde 2,1'i ileri derecede
yetersiz beslenme sorunları çekiyor. Okul çocuklarının yüzde
17'sinde kansızlık problemi görülüyor. Yüzde 15'i A ve B
vitamini, yüzde 27'si C vitamini, yüzde 19'u da D vitamini
eksikliği çekiyor. Yüzde 44'ünün ise kalsiyum yetersizliği
nedeniyle dişleri çürüyor. İlköğretim öğrencilerinin yüzde
60'ından fazlası kahvaltı yapmadan okula gidiyor. Kahvaltı
yapmayanların büyük bölümü simit, sandviç, gofret, çikolata
veya hamburger gibi yiyecekleri tercih ediyor. Öğrencilerin
ancak yüzde 25'i süt-ayran tüketirken, gazlı içecekleri
tercih edenlerin oranı yüzde 50'yi geçiyor.
Çocuklar için beslenme önerileri
Çocuğunuzu 3 ana 2 ara öğün olarak besleyin.
Sabah kahvaltısını ihmal etmeyin.
Ara öğünlerde meyve, süt, kek, poğaça gibi besinleri tercih
edin.
İyotlu tuz tüketin.
Çoğunuzun günde 2 litre sıvı tüketmesini sağlayın.
Beslenme çantasının temizliğine dikkat edin.
Çoğunuza örnek olun. Sağlıklı besinleri seçmesi için teşvik
edin. |
|
Eyvah! Çocuğum tırnak yiyor! |
Çocukluk yıllarında hemen herkes evde ailesi ya da okulda
öğretmenleri tarafından "Evladım elini ağzından çek!"
sözüyle uyarılmıştır. Tabii ki bu alışkanlık sadece
çocukların değil, stresli bir hayattan dolayı sonradan bu
alışkanlığı edinmiş herkesin problemi.
Bu istenmeyen durum tırnaklarda barınan mikroplardan dolayı
pek çok sağlık probleminin de tetikleyicisi olabiliyor.
Çocukları tırnak yeme alışkanlığından vazgeçirmekse o kadar
kolay değil.
Öncelikle tırnak yeme davranışını parmak emme davranışından
ayırmamız gerekir. Parmak emme belli bir yaşa kadar davranış
bozukluğu olarak değerlendirilmezken, tırnak yeme hangi
yaşta ortaya çıkarsa çıksın davranış bozukluğu olarak
değerlendirilir.
Ne yapmalıyız?
"Yeter
artık tırnaklarını kemirdiğin, yapma şunu, bak sana ceza
vereceğim..." şeklinde çocuğu azarlamak, korkutmak, ceza
vermek gibi zorlayıcı yöntemlerle belki belli bir süre bu
alışkanlığı ortadan kaldırabilirsiniz. Ama daha ağır
duygusal problemlerin farklı şekillerde ortaya
çıkabileceğini bilmelisiniz. Önemli olan çocuğun tırnak
yemesine yol açan asıl problemi ortaya çıkarmak ve çocuğun
problemle yüzleşmesini sağlamaktır.
Çocuk tırnağını yemeye yeltendiğinde dikkatini başka bir
yöne çekmek tırnaklarını kemirme uyarısından daha etkilidir.
Örnek olarak; "hadi bana bir bardak su getir, dışarı gezmeye
çıkalım..." gibi çocuğa cazip gelebilecek tekliflerle
dikkatini başka bir yöne kaydırabilirsiniz. Ayrıca çocuğun
elini ve ağzını hareket halinde tutacak "sakız çiğneme, el
uğraşları" gibi meşgaleler de etkili olabilir.
Çocuklar korku, tehdit, kaygı, kıskançlık ve güvensizlik
doğuracak durumlardan uzak tutulmalıdır. Sözgelimi tırnak
yemeyen kardeşi, tırnak yiyenle kıyaslamak gibi yanlış
yaklaşımlar çocuğu küçük düşürür, hırçınlaştırır, size ve
kendisine olan saygısı zedelenir.
Çocuk anne-babasını kızdırmak için parmağını ağzına
götürdüğü zaman (genelde bunun kaynağı ilgi çekmedir)
görmezden gelinmeli ve gerekiyorsa o mekân terk edilmelidir.
Çocuğa hissettirmeden uzaktan gözlemlemelerinizde eğer
yalnız kaldığında çocuğunuz tırnak yemekten vazgeçmişse
alışkanlığın sebebi büyük ihtimalle dikkat çekmek içindir.
Sıkıntı hali hayatın çeşitli evrelerinde boy gösterir.
Tırnak yeme davranışıyla çocuğunuz yaşadığı sıkıntıyı ifade
ediyor. Bu durum çocuğunuzun ileride ağır psikolojik
problemler yaşayacağı anlamına gelmez. Panik havasından
uzak, daha iyimser bir yaklaşımla problemin çözümü
kolaylaşır. Ancak çocuğunuz aşırı derecede tırnak yeme
durumundaysa vakit geçirmeden çocuk ve ergen psikiyatrisine
başvurun.
Çocuğunuzun tırnak yemesinin sosyal ve psikolojik
sebepleri neler?
Üzüntü
ve sıkıntı duyguları:
Çocuk çok sevdiği bir yakınını, oyun arkadaşını kaybetmişse
üzüntüye kapılır. Çevresinden yeterli desteği göremezse can
sıkıntısından tırnak yiyebilir.
Gerilim ve kaygı duyguları:
Aileye yeni bir kardeşin katılması, çocuklar arasında ayırım
yapılması, aşırı kuralcı ve baskıcı eğitim, tırnak yemesine
yol açabilir.
Öfke, saldırganlık ve korku:
Öfkesini açıkça dile getiremeyen çocuk tırnak yiyerek
öfkesini kendine yöneltebilir. Baskılı bir ortamda
cezalandırılma endişesi taşıyan çocuk tırnak yiyebilir.
Değersizlik ve güvensizlik:
Kendini ifade edemeyen, ilgi-sevgi ortamını bulamayan çocuk
üzüntü ve sıkıntısını dışa yansıtır.
Aile içi iletişim sorunları:
Aile içinde yaşanan huzursuzluklar, kavgalar, çocuğun tırnak
yemesine yol açabilir |
|
Ders
Çalışırken Dikkatimi Toplamakta Zorlanıyorum.
Bu Konuda
Neler Yapabilirim? |
“Saçımı
tararken yalnız saçımı düşünürüm.”
Çok eski zamanlarda, bir adam krala
gidip, kötü düşüncelerden kendini nasıl arındıracağını
sordu. Kral ona ağzına dek zeytinyağıyla dolu bir fıçı
verdi, bu fıçıyı kentin bir kapısından öteki kapısına dek
bir damla yağ dökmeden taşımasını emretti:
“Eğer bir damla yağ dökersen başın
kesilecek!”
Adama iki kılıçlı asker refakat
edecekti, bunlar bir damla yağ dökülür dökülmez başını
uçuracaklardı.
Bir Pazar günüydü, kentin her yanı
satıcı tezgâhlarıyla, insanlarla doluydu, adam fıçıyı
taşıyıp yürüdü. Hem de ne dikkatle… Bir damla yağ dökülmedi.
Saraya döndükleri zaman kral “Peki,
kentte ne var ne yok, kimleri gördün?” diye sordu.
Adam bu soru karşısında çok şaşırdı
ve “Hiçbir şey görmedim efendim,” dedi. “Aklım fikrim
yağdaydı.”
Kral bu cevap karşısında kötü
düşüncelerden arınmak isteyen adama şu yanıtı verdi:
“Şimdi kötü düşüncelerden arınmanın
çaresini buldun işte,” dedi. “Düşüncelerine de fıçıdaki yağa
baktığın dikkatle bak. O zaman hiçbir şey seni kötü düşünce
sahibi yapamaz.”
Konsantrasyon, bezginlik duymadan fiziksel ve zihinsel
enerjiyi tek bir noktaya sürekli uygulama yeteneğidir. Bu
yeteneğin özünde daha az çaba ile daha yoğun ve karmaşık bir
işi yapabilme yatmaktadır. “Bazı insanlar bir şeyi bir
okumada anlayabilirken bazılarının anlaması için birkaç defa
okuması gerekir.”, “Çok çalışıyorum; ancak çalışmayı
bitirdikten sonra ne öğrendiğimi düşündüğümde hayal
kırıklığına uğruyorum.” “Dikkatimi toplamakta zorlanıyorum.”
Bu tür durumların sebeplerini çalışmamız boyunca açıklamaya
çalıştık. Şimdi de bunun üzerinde etkili olan bir diğer
faktörü, konsantrasyonu açıklayalım.
Dikkatinizi yaptığınız işe vermekte zorlanabiliyor
olabilirsiniz. Ancak bilmelisiniz ki dikkati belli bir
noktada toplamakta güçlük yaşama, belli bir oranda insan
doğasına bağlı olmakla birlikte büyük oranda da sonradan
kazanılan bir alışkanlıktır. Eğer bir şey üzerinde
dikkatimizi yoğunlaştırmak için yoğun bir çaba sarf
ediyorsak bu, dikkatimizi o noktada toplayabilme
alışkanlığımızın olmamasından kaynaklanıyor demektir. Burada
önemli olan ise insan doğasında zorunlu olarak meydana gelen
bu kopmalardan sonra dikkati toplayarak çalışmaya tekrar
dönebilmektir.
Konsantrasyonu vahşi bir ata, kendimizi de ona binmeye
çalışan bir biniciye benzetebiliriz. Bu vahşi at kendi
doğası gereği belli bir amaç ve hedef tanımayacak, belki
zaman zaman da kendi isteği doğrultusunda hareket etmek
isteyecektir. Sonuç olarak da hem çalışma verimi düşebilecek
hem de ders başında geçen süre uzayarak yapmaktan hoşlanılan
etkinliklere daha az zaman kalabilecektir. Ancak hedeflerini
ve amaçlarını ortaya koymuş usta bir binici dizginleri eline
alıp onu kendi istek ve hedefleri doğrultusunda
yönlendirmesini de bilecektir.
Konsantrasyonu Olumsuz Yönde
Etkileyen Faktörler
Ders çalışırken dersin dışında bütün düşünceleri bir kenara
bırakıp dikkatimizi ve enerjimizi yaptığımız işe
yoğunlaştırmamız gerekir.
Böylelikle başarıya ulaşmak için gerekli olan iç potansiyeli
harekete geçirebilir ve koyduğumuz hedefe daha az zamanda ve
çabayla ulaşabiliriz.
Dikkati belli bir noktada yoğunlaştırmak için öncelikle
soruna neden olan faktörleri tanımamız gereklidir. Bunları
sırasıyla inceleyelim:
1. Zor ve karmaşık konular
Biliriz ki her dersin, anlaşılması diğerlerine oranla daha
zor ve karmaşık konuları vardır. Öyle ki bu konuları
öğrenmek daha yoğun bir çabayı gerekli kılmaktadır. Örneğin
yeni sınav sisteminde müfredata eklenen Mat-2 konuları Mat-1
konularına oranla daha zor ve karmaşıktır. Bu tür dersler de
öğrenme bazen yavaş gerçekleşmekte ve bazı öğrenciler
“Anlamıyorum.” diyerek umutsuzluğa kapılmakta, bu da
dikkatlerinin dağılmasına neden olmaktadır.
2. Yavaş okuma
Konsantrasyonu etkileyen faktörlerden bir diğeri de bir
metin okunurken, notlar tekrar edilirken ya da soru
çözülürken düşük bir hızla okumaktır. Bu durum aynı zamanda
anlama düzeyini de olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Bu tür
etkinlikleri normalin altındaki bir hızla gerçekleştiren bir
öğrencinin daha fazla zihinsel çaba göstermesi ve çalışırken
karşılaştığı her kelimenin anlamını bir sonraki kelimenin
anlamına eklemesi gerekmektedir.
Bugün yapabileceğini yarına bırakma.
Çünkü bugün hoşlanırsan, yarın yine yapabilirsin.
James Michener
3. Zihinsel meşguliyet
Ders çalışmaya başlamadan önce günlük problemlerin bir
kenara atılması gerekir. Ders çalışırken hayallere dalmak ya
da o anda başka bir şeyi düşünmek dikkati olumsuz
etkilemektedir. Bu yüzden gereksiz olan her şeyi bir kenara
bırakıp, kendinizi çalıştığınız derse ya da konuya
vermelisiniz.
Böcek olmayı kabullenenler ezilince
şikayet etmemelidirler. (F. Schiller)
4. Motivasyon eksikliği
Bu sorun daha çok, “Neden ders çalışmam gerekiyor?” ve
“Hedeflerimi açık ve net olarak belirledim mi?” türünden
soruların sorulmaması ve cevap aranmaması yüzünden ortaya
çıkmaktadır. Çalışma ya da çalışmama arasında hiçbir farkın
bulunmadığı ve ciddi anlamda sonucun ne kazandıracağının
(istediğiniz üniversitenin istediğiniz bir bölümünü
kazanmanız) ya da ne kaybettireceğinin (üniversite sınavında
beklediğiniz başarıyı gösterememeniz ve istediğiniz bölüme
yerleşememeniz) düşünülmediği durumlarda yapılan işe karşı
heyecan duymak çok zordur. Neden çalıştığınızı bilinçli
olarak sorgulamadığınız durumlarda da çalışmayı
sevmeyeceğiniz açıktır.
5. Ön-bilgi (temel) eksikliği
Konsantrasyonu olumsuz etkileyen faktörlerden biri diğeri de
ön-bilgi (temel) eksikliğidir. Matematik dersinde
trigonometri konusunu öğrenmeye çalışan bir öğrencinin ön
bilgisi ne kadar yeterli ise çalışırken bu konuyu kavraması
da o kadar kolay olacaktır. Eğer ön bilgi eksikliğinin
olduğu bir derse çalışıyorsanız sürekli olarak bilmediğiniz
bir fikir, kelime ve formülle karşı karşıya kalacaksınız. Bu
da bilgi akışını kesintiye uğratarak dikkatinizin
dağılmasına neden olabilecektir.
6. Günün yanlış saatinde çalışmak
Her bireyin verimli bir şekilde ders çalıştığı zamanlar
birbirinden farklılık gösterir. Sizde konsantrasyonunuzun en
sık dağıldığı çalışma saatlerini belirleyin. Çalışma
saatlerinizi, daha verimli olabileceğini düşündüğünüz
saatlere kaydırın.
Hatta ders çalışmaya hoşlandığınız ve zorlanmadığınız bir
dersle başlayın. Zira anlamakta zorlandığınız bir dersi uyku
saatine yakın bir zaman dilimine koyarsanız normal uyuma
zamanınızdan önce uykunuzun geldiğini fark edebilirsiniz.
7. Fiziksel ortamın yanlış
düzenlenmesi
Bu faktör hem verimli çalışabilmenizi hem de
konsantrasyonunuzu etkilemektedir. Bu konuyla ilgili daha
ayrıntılı bilgiyi çalışma ortamının düzenlenmesi adlı
yazımızda bulabilirsiniz.
8. Masa dışında (yatarak – uzanarak)
çalışma
Uyku ve uyanıklıkla görevli olan anatomik yapı beyin sapında
bulunmaktadır. Kas geriliminin belirli bir düzeyde olduğuna
ilişkin bir mesajın ilgili kısıma gitmesiyle uyanıklık
sağlanmış olur. Ancak kas gerimi optimum düzeyin altına
düşerse, beyin sapına giden mesajlar uykuyu başlatan
maddelerin salgılanması yönündedir. İşte bu yüzden yatarak
veya uzanarak çalışmayınız. Zira verimli bir şekilde ders
çalışmak için gereken uyanıklılık
hali bozulmuş olur.
9. Güven eksikliği ve aşırı stres
Dikkati belirli bir noktada yoğunlaştıramamanın
sebeplerinden bir diğeri kendine güven eksikliği ve yüksek
kaygı düzeyidir. Kendine güven duymayan ve başarılı
olamayacağını düşünerek gereksiz yere kendini kaygılandıran
bir öğrenci, bir süre sonra kaygılarını haklı çıkaracak
davranışlar üretmeye başlar. Aynı şekilde aşırı stres de,
gerilime neden olur, gerilim de dikkat bozukluğunu
beraberinde getirir.
10. Konunun bütünlüğünü kavrayamama
Bir konu hakkındaki ana düşüncenin kavranamaması, düşüncenin
belirli bir anlam etrafında yapılanamamasına neden olur. Bu
da dikkatin dağılmasıyla sonuçlanabilir.
11. Müzik, TV ve telefonun etkileri
İnsan beyni çevreden gelen birçok uyarıcıyı aynı anda
alabilme özelliğine sahiptir. Ancak dikkat bu uyaranlardan
sadece birine odaklanabilir. Dolayısıyla aynı anda hem müzik
dinleyip hem de ders çalışmak dikkati dağıtabilmektedir.
Ancak bu durum çalışılan dersin ve müziğin niteliğine göre
değişebilmektedir. Kişisel
başarı için televizyonunuzu öl-dürün.
İkinci bir önemli nokta ders çalışırken televizyon
izlenmemesi gerektiğidir. Ders çalışırken televizyon
izlemenin dikkati toplamaya yardımcı olduğuna dair bir
düşünce kendimizi kandırmamızdan başka bir işe
yaramamaktadır.
Ders çalışmayı engelleyen faktörlerden biri de telefondur.
Ders çalışırken hiçbir şekilde telefonunuzla ilgilenmeyin.
Konsantrasyon Problemleri Nasıl
Çözülebilir?
·Beyninizden aynı anda iki işi yapmasını beklemeyin.
Fransa’nın eski başbakanlarından Climencau’ya başarısının
sırrı sorulduğunda ““Saçımı Tararken Yalnız Saçımı
Düşünürüm.” demiştir. Siz de o anda ne yapıyorsanız
bütün dikkatinizi sadece o işe yoğunlaştırmaya gayret edin.
·Ders çalışmanın ve bunun sonucunda gelecek başarının sizin
için ne tür bir anlam ifade ettiğini net olarak belirleyin.
Unutmayın “Gideceği limanı bilmeyene, hiçbir rüzgar fayda
etmez.”
·Konunun ana fikrini ve mantığını öğrenmeye çalışın. Böylece
zihninizde bir anlama kavuşmamış ayrıntılarla boğuşmayacak
ve dikkatinizi dağıtmamış olacaksınız.
·Hangi konuyu ne düzeyde bildiğinizi tespit edin ve soru
çözmeye bilgi seviyenize uygun soru bankalarından başlayın.
·Unutmayın öğrenme kolaydan zora doğru gerçekleşen bir
yapıya sahiptir. Bilgi düzeyinizi aşan bir kitaptan
çalışmanız ders çalışmaya karşı bir isteksizlik meydana
getirebilir.
·Ders çalışmaya başlamadan önce konuyla ilgili sorular
hazırlayın. Derse sorulara cevap arayacak şekilde çalışmak,
konsantrasyonu artıran önemli faktörlerden birisidir.
·Dikkatinizi dağıtan faktörlerin (TV, arkadaş, poster,
resim...) olmadığı bir ortamda çalışın.
·Dikkatinizi toplamak ve dağılmasını önlemek için kendinizi
zorlayın ve ders çalışmayı bir alışkanlık haline getirin.
Kendinizi zorlamanız, bir süre sonra yerini isteğe
bırakacaktır. 1800’lerin sonlarında New York’un fakir göçmen
mahallelerinde çektiği fotoğraflarla ünlenen Jacob Riss
çalışma sürekliliğinin önemini şöyle ifade etmektedir:
“Çaresiz kaldığım zamanlarda gider, bir taş ustası bulur,
onu seyrederim. Adam belki yüz kere vurur taşa. Ama değil
kırmak, küçücük bir çatlak bile oluşturamaz. Sonra birden,
yüz birinci vuruşta taş ikiye ayrılıverir. İşte o zaman
anlarım ki; taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan
öncekilerdir.” Unutmayın “Hiçbir tutkulu çaba karşılıksız
kalmaz.”
·İstediğiniz hedefe ulaştığınızda yapmaktan hoşlanacağınız
bir şeyi kendinize ödül olarak verin. (Örneğin ben, sıcak ve
boğucu bir günde bu kitapçığı hazırlarken motivasyonumu
toplamalı ve konsantrasyonumu bu çalışma üzerinde
yoğunlaştırmalıyım. Bunu başarabildiğim takdirde kendime
vereceğim ödül ise şu: Yaz mevsiminin sıcak bir hafta
sonunda Antalya’nın Konyaaltı plajında şezlongun üzerinde
güneş ışınlarının tenimdeki sıcaklığını hissetmek ve güneş
ışıklarıyla oynaşan dalgaları seyrederken soğuk bir şeyler
içmek... Güzel bir hayal değil mi? Bu cümleleri yazarken
bile dikkatimi yoğunlaştırdığımı hissedebiliyorum. Ancak
hayali fazla uzatmamak gerek, yoksa vakit akıp giderken kış
gelebilir ve hayaller bir sonraki bahara kalabilir!)
·Masada çalışmayı bir alışkanlık haline getirin ve çalışma
masanızı kesinlikle başka bir amaç için kullanmayın.
·Çalışırken her iki ayağınızın da yere paralel uzanmasına,
otururken sırtınızın dik olmasına, kaslarınızın fazla gergin
olmamasına, odanızın ne çok sıcak ne de çok soğuk olmasına
dikkat edin.
·Ders çalışırken ne yemekten başka bir şey düşünemeyecek
kadar aç ne de rehavete kapılacak kadar tok olun.
·Çalıştığınız odayı sık sık havalandırmayı ihmal etmeyin.
Zira az havalandırılan ortamlar dikkat düzeyini
zayıflatmaktadır.
·Sadece sonuca (sınavlardan aldığınız puana) odaklanarak
dikkatinizi dağıtmayın. Bu durumu abartarak moral bozukluğu
yaratmak bir süre sonra kendine güvensizliğe ve başarılı
olamama korkusundan kaynaklanan bir motivasyon ve
konsantrasyon bozukluğuna neden olabilmektedir.
Küçük bir hikâye
Genç çekirge karate hocasına sorar:
– Ne kadar sürede sizin seviyenize
gelirim?
– 10 yıl!
– İki katı çalışsam?
– 20 yıl!
– Üç katı çalışsam?
– 30 yılda!
– Ne kadar çok çalışsam, süre o
kadar uzuyor, bu nasıl iş hocam?
– Sen
gözünü sonuca dikmişsin. İnsanın gözü bu kadar sonuçta
olunca, önünü görmesi için tek gözü kalıyor! |
|
Çok Çalışıyorum Ama
Bir Türlü Başarılı Olamıyorum
Diyenler İçin Etkili Bellek
Kullanımı |
Eğer
her şeyi anımsayacak olsaydık, hiçbir şeyi anımsamayacak
kadar hasta olmamız gerekirdi.
(W. James)
Okulda matematik öğrenmek için binlerce saatimi harcadım.
Binlerce saatimi dil ve edebiyat öğrenmeye verdim. Binlerce
saatim Fen bilgisi, Coğrafya ve Tarih derslerine gitti.
Sonra kendi kendime sordum: Ben belleğimin nasıl çalıştığını
öğrenebilmek için acaba kaç saatimi ayırdım? Her gün
kitapları okuyup, notlar tutarken kullandığım gözlerimin
nasıl görev yaptığını öğrenmek için acaba ne kadar zaman
harcadım?
Öğrenmeyi nasıl gerçekleştirdiğimi bilmek için kaç saat
ders aldım? Beynimin nasıl çalıştığını öğrenebilmek için kaç
saatimi verdim? Nasıl düşündüğümü, nasıl hatırladığımı,
düşüncenin yapısını, onun bedenime etkisini öğrenebilmek
için neleri feda ettim? Cevabım: Bu amaçlar için tek bir
saat bile harcamadım, bu konuda hiçbir çaba göstermedim ve
hiçbir fedakarlık yapmadım, oldu.
Başka bir ifadeyle beynimi en iyi nasıl kullanacağımı
şimdiye kadar hiç düşünmemiştim. Üniversiteyi bitirdikten
sonra, bir gün büyük bir kütüphaneye gittim ve görevliye
“beynimi nasıl kullanacağım”la ilgili bir kitap olup
olmadığını sordum. Görevli bana “Tıp kitapları üst katta.”
dedi. Ben beynimi çıkarmak istemediğimi, onu kullanmak
istediğimi söyledim. O da bana: Şey, o konuda kütüphanemizde
hiçbir kitap yok!, dedi. Yüz binlerce kitabın olduğu bir
kütüphanede en değerli organımızı nasıl kullanabileceğimizle
ilgili tek bir kitap bile yoktu. O halde ben bir tane
yazmalıyım dedim ve yazdım
Tony Buzan
Formula 1 yarışlarını hiç izlediniz mi? Dar virajları olan
bir yarış pistinde dahi 280 km hızla yol alabilen Formula 1
otomobilleri, araba kullanmayı bilmeyen birinin elinde
sıradan bir araç olmaktan öte bir anlam taşıyabilir mi?
En kısa zamanda hedefe ulaşmayı mümkün kılacak süratte ve
donanımda bir aracınız olduğunu, ancak bu aracı en yüksek
performansta nasıl kullanabileceğinizi bilmediğinizi
varsayalım. Bu şartlarda yarışı kaçıncı olarak
bitirebileceğinizi tahmin etmek hiç de zor olmasa gerek!
Böylesi bir sorunla karşılaşmamak için yapmanız gereken ilk
şeylerden birisi aracınızın donanımını tanımak ve neler
yapabileceğini görmektir. İşte belleğimizi de Formula 1
otomobili gibi düşünebiliriz. Eğer bu mükemmel aracın
direksiyonuna onu nasıl kullanacağınızı bilmeden geçerseniz,
bırakın sıralamaya girmeyi yarışı bitirmekte bile
zorlanabilirsiniz.
Beyninizin Çalışma Yöntemini Keşfedin
Gelin şimdi bu mükemmel aracı tanıyalım. Yarışı önlerde
bitirmek için ne tür özelliklere sahip olduğunu ve onu daha
etkin kullanabilmek için neler yapmak gerektiğini
inceleyelim.
Sınava hazırlanırken bilgi; öğrenme, hafızada tutma ve
hatırlama süreci beyin fonksiyonlarının karşılıklı bir
işleyişini gerektirmektedir.
Bu süreci anlamanız bazı bilgilerin belleğimizde neden daha
kolay ve daha kalıcı olurken neden bazılarının saman alevi
gibi yanıp gittiğini anlamanızı sağlayacaktır.
Hepimiz çevreden gelen birçok uyarıcının bombardımanı
altındayız adeta. Kuş cıvıltısı, güneşin yakıcı sıcaklığı,
sabah işe gitmek için bindiğimiz araçtaki insanların hal ve
hareketleri, bir çiçek kokusu vb. daha sayamayacağımız
birçok duyusal veri. Çevreden gelen bu uyarıcıların kısa
süreli belleğe aktarılması dikkat ve algısal süreçler
yoluyla meydana gelmektedir. İşte bu noktadan sonra bir duyu
verisinin bellekteki macerası da başlamaktadır.
Bellek, kısa ve uzun süreli bellek olmak üzere iki temel
kısıma ayrılmaktadır:
a. Kısa Süreli Bellek
Kısa süreli bellek, birkaç saniye ya da birkaç dakika
hatırlanmaya ihtiyaç duyulan türden bilgilerin işlendiği
kısımdır. Başka bir ifadeyle, bilgilerin kısa bir süreliğine
akılda tutulduğu bellektir.
Kısa süreli belleğin işleyişini bilgisayarlarla ilgili bir
örnek vererek açıklayalım: Bilgisayarlar temel olarak RAM ve
uzun süreli bellek olmak üzere iki aşamalı bir süreçte
çalışan bir donanıma sahiptir. Bilgisayarın beyni olarak
nitelenebilecek işlemcinin, üzerinde çalıştığı veriler
(bilgiler) kaydedilinceye kadar RAM’de tutulur. İşlemci bu
veriler ile (bilgi) işini bitirince, RAM’deki verileri uzun
süreli bellek olan diske aktarır. Başka bir ifadeyle,
üzerinde çalışılan bilgiler “Kaydet” komutuyla uzun süreli
belleğe yazılır.
Bilgisayar örneğinde olduğu gibi, biz de bir şey okurken ya
da dinlerken okuduklarımızı ya da dinlediklerimizi kısa bir
süre için bu bellekte tutarız. Daha sonra bu bilgilerin uzun
süreli belleğe aktarılması gerekiyorsa bu genellikle iki
şekilde meydana gelmektedir: Tekrar ve kodlama
Bir bilgi yeterli sıklıkta tekrarlanırsa uzun süreli belleğe
geçer. Kodlamada ise, uzun süreli bellekte varolan bilgi ile
kısa süreli bellekteki bilgi ilişkilendirilerek transfer
edilir. Bu sayede yeni bilgiler birey için anlamlı bir
yapıya kavuşmuş olur.
b. Uzun Süreli Bellek
Uzun süreli bellek, beynin aktarılmış bilgileri uzunca bir
süre depoladığı ve ihtiyaç duyulduğunda da geri çağırdığı
kısımdır. Uzun süreli bellek tüm bildiklerimizin bir
toplamıdır ve kapasite sınırı belli değildir. Uzun süreli
bellek, kahvenin nasıl yapıldığı gibi rutin bir işten tutun
da bir matematik probleminin hangi yöntemle ve hangi
aşamalardan geçilerek çözülebileceğine kadar karmaşık bir
süreci içerir.
Kısa süreli belleğin oluşması, beyindeki birtakım fiziksel
değişimlerle meydana geldiği için kalıcı değildir; buna
karşılık uzun süreli belleğin kapasitesi sınırsızdır ve
beyindeki kimyasal değişimlere dayandığı için daha
kalıcıdır.
Düşünme işlemi kısa süreli belleğin gerek duyduğu bilgileri
uzun süreli bellekten çağırmasıyla gerçekleşir. Bu işlem
gerçekleşirken kısa süreli bellekteki bilgiler aktif, uzun
süreli bellekteki bilgiler ise edilgen bir biçimde durur. Bu
nedenle kısa süreli bellekteki bir bilgi anında
hatırlanabilir. Ancak uzun süreli bellekteki bir bilginin
hatırlanabilmesi bilginin belleğe depolanma biçimine
bağlıdır. Eğer bilgiler iyi örgütlenmişse daha kısa sürede
hatırlanır. Örgütlenmemiş bilgilerin hatırlanması ise daha
uzun sürmektedir.
Şimdi birazda belleğin yeni bir bilgiyle ilk kez
karşılaştığında bilgiyi nasıl işlediğini ve depoladığını,
ihtiyaç duyulduğunda da bilgiyi nasıl çağırdığını görelim.
Hafıza, beyindeki “nöron” adı verilen sinir hücrelerinin
birbirleri arasında bağlantı kurması (sinaps) esasına
dayanır. Bir sinir hücresi, bir hücre gövdesinden ve
çekirdekten, bu gövdeye başka hücrelerden bilgi taşıyan çok
sayıda dendrid ve nöronda toplanan bilgileri başka nöronlara
aktaran tek bir akson’dan meydana gelir.
Dendrid'lerin üzerinde başka nöronların aksonlarının değdiği
“sinaptik aralık” adı verilen bir boşluk vardır ki, bu
boşluk çeşitli biyokimyasal ve biyoelektrik olayların
meydana geldiği, öğrenme ve davranış açısından çok önemli
bir yerdir.
Öğrenmenin temelini oluşturan sinapslar nöronların
birbirleriyle iletişim kurması, birbirleriyle haberleşmesi
olarak da düşünülebilir.
Çok çalışıyorum ama bir türlü puanlarım yükselmiyor
dediğiniz hiç oldu mu? Eğer bunu dile getiriyorsanız
bilmelisiniz ki, hafızanızda kayıtlı olan önceki bilgiler ne
kadar azsa, yeni öğrendiğiniz bilgilerle önceki
bilgilerinizin birbiriyle iletişim kurması ve bunları
kaydetmesi de o kadar fazla zaman alacaktır.
Bir konuyu iyi öğrenmiş olabilirsiniz; günün birinde o
konuyla ilgili bir problem çözerken küçük bir ayrıntıyı
hatırlamakta zorlanmış ve o soruyu çözememiş olabilirsiniz.
Ya da bir şeyi hatırlamaya çalışırken “dilimin ucunda”
dediğiniz anlar da olmuştur. Peki, bunun nedenini hiç
düşündünüz mü?
Bu durumun sebebi nöron adı verilen sinir hücrelerinin
yüksek derecede bir uzmanlaşmayla çalışma esasına
dayanmasında yatmaktadır. Bir araba fabrikasında çalışan
işçilerin durumunu düşünün. Her bir işçi, işin ancak çok
küçük bir bölümünü üstlenmektedir.
Her bir işçi nöron işin ancak çok küçük bir kısmı üzerinde
uzmanlaşmakta ve diğer işçi nöronlarla işin kalan kısmını
paylaşarak bilgileri hatırlamamızı sağlamaktadırlar.
Eğer ki işçi nöronlardan bazılarının görevini yerine
getirmesi bir şekilde bozucu bir etkiye maruz kalırsa
(tekrar etmeme, aşırı yorgunluk, uykusuzluk v.b) arabanın
(yani bilginin) meydana gelmesi ertelenecektir. İşte bir
bilgi bütününü tanımlayan nöronlardan bazılarının
görevlerini yerine getirememeleri ya da birbirleriyle
haberleşememeleri “Ben bunu biliyorum, dilimin ucunda ama
bir türlü çıkartamıyorum.” dememize sebep olmaktadır.
Şimdi sıra geldi belleğin birbiriyle ilişkili olan üç
aşamasını tanımaya:
1. Öğrenme aşaması: Bilgilerin duyu organları
tarafından alınıp algılanması ve birtakım işlemlerden
geçtikten sonra yorumlanarak hafızaya aktarılması
aşamasıdır.
Peki, bir bilgiyi öğrendiğimizi nasıl anlayabiliriz? Bunun
için belli başlı kriterler mevcuttur. Bunlar;
·Üzerinde kafa yorduğumuz bilgileri notlarınıza bakmadan
kendi cümlelerinizle ifade edebiliyor ya da
anlatabiliyorsanız,
·O bilgilerle ilgili soruları cevaplandırabiliyor ya da o
bilgilerin kullanılmasını gerektiren problemleri
çözebiliyorsanız, öğrenme meydana gelmiş demektir.
Peki, öğrenme aşamasında bilgilerin hatırlanma oranını
artırmak için neler yapılmalıdır?
·Öğrenmeye çalıştığınız konuya merakla yaklaşın. Merak
çalıştığınız dersin zor ayrıntılarını zahmetsizce
hatırlamanızı sağlayacaktır. Merak, dikkati yapılan işe
yöneltir ve düşünceyi canlı tutar. Merak edilen bir konunun
öğrenilmesi kolaylaşır, öğrenilenlerin hafızada tutulmasını
sağlar.
·Başka bir ifadeyle ilgi ve merakla yaklaştığınız bir derse,
dikkatinizi verirsiniz ve onu anlamak istersiniz. Anlamak
ise bir dersi öğrenmenin ve hafızada tutmanın en iyi
yollarından birisidir.
·Çalıştığınız konuya yüzeysel bir şekilde anlayacak kadar
çalışmakla yetinmeyin. Biraz daha fazla çalışmayı deneyin.
·Öğrenme aşamasında fazladan çalışma (örneğin 1 saat
çalışmak yerine 1.30 saat çalışmak) öğrenilen bilginin
hafızada tutulma ve unutulmama yüzdesini artırmaktadır
(Örneğin 1 saat çalışıldığında bir sonraki gün o bilginin
hatırlanma yüzdesi % 70 iken 1.30 saat çalışma durumunda %
90 olabilmektedir).
Peki bir konuyu öğrenmek için çaba sarf ederken,
çalışmayı ve öğrenmeyi nasıl zevkli hale getirebiliriz?
a.Eğer bir derse karşı önyargılı yaklaşıyorsanız (X dersini
sevmiyorum ya da Y dersine çalışmaktan hoşlanmıyorum),
öncelikle bu derse karşı duygu ve düşüncelerinizi yeniden
gözden geçirmelisiniz. Çoğunlukla bu tür nitelemeler
öğrencinin dersi anlama ve başarılı olma konusunda
zorlanmasından kaynaklanır. Yoksa dersin hakikaten
“sevimsiz” bir ders olmasından kaynaklanmaz. Bu durumda
yapmanız gereken şey, dersin üzerine eğilme kararlılığını
göstermektir.
b.Anlamakta zorlandığınız konuları bilgi ve anlayış
düzeyinize daha uygun olan konu anlatımlı kitap ya da
dergilerden takip etmelisiniz. Ayrıca soru çözerken de buna
dikkat etmeli, bilgi seviyenizi kat kat aşan soruları
ileriki zamanlara bırakmalısınız. Önce basit düzeydeki
kaynaklardan çalışmalı sonra da daha zor olan kaynaklara
geçmelisiniz.
c.Zorlandığınız konularda o derste daha başarılı olan ya da
o dersi daha iyi kavrayan bir arkadaşınızla birlikte
çalışmanız konuyu daha iyi anlamanızı sağlayabilir. Böylesi
bir çalışma özellikle sorulan soruları yapmakta
zorlandığınızda ya da “sevmediğiniz” bir dersi öğrenmeye
çalışırken oldukça faydalıdır. Zira insan anlaştığı bir
arkadaşıyla bu tür bir dersi çalışırken o kadar sıkılmaz.
Ders çalışma isteğinin gelmesini beklemek yerine, öncelikle
masanın başına oturmalı ve bunun için kendinizi
zorlamalısınız. İnsan her zaman istekli bir şekilde çalışma
masasının başına oturmaz; belki de çoğu zaman bir zorlamanın
etkisiyle çalışır. Daha açık ifade edersek, çalışma isteği
anlama işi gerçekleştirildikten sonra ortaya çıkacak bir ruh
halidir.
2. Hafızada tutma aşaması:
Öğrenilen bilgilerin, öğrenmenin tamamlandığı ve hafızaya
geçirildiği andan, hatırlama anına kadar hafızada
tutulmasıdır. Hafızayı, bir kütüphaneye benzetirsek, birinci
aşama olan öğrenme (kısa süreli belleğin verileri işlemesi)
yeni alınan kitapların kütüphaneye girmesini; ikinci aşama
olan hafızada tutma ise (işlenen bilgilerin uzun süreli
hafızaya kaydedilerek aktarılması), kitapların bir okurun
talepte bulunma anına kadar kütüphanede durmasıdır.
Peki, hafızada tutma aşamasında bilgilerin hatırlanma
oranını artırmak için neler yapılmalıdır?
Yeni öğrenilmiş bilgilerin unutulmasına karşı alınacak
önlemlerin başında, bilgileri düzenli bir şekilde tekrar
etmek gelir. Tekrarlar, unutmaya karşı direnci artırır.
Dersin verildiği gün tekrarlanan bir bilgi, zihinde çok daha
büyük bir iz bırakır. Bu da başarılı olmayı sağlayan çok
önemli bir kazançtır.
Tekrarlar yapılırken bilinçli ve planlı bir sıra
gözetilmelidir. Şöyle ki: Bilgilerimiz öğrenmeden sonraki
ilk 20 dakikadan başlayarak, bir saat, sekiz saat, yirmi
dört saat sonraki ve 31 güne kadarki unutma eğrisi aşağıdaki
grafikte gösterilmiştir. Dolayısıyla unutmaya karşı
girişilen ilk tekrar unutmanın düşmeye başladığı noktadan,
yani 40 dakikalık bir öğrenme seansından sonra yapılmalıdır.
İkinci tekrar yaklaşık olarak 24 saat sonra, üçüncü tekrar 1
hafta sonra ve dördüncü tekrar da bir ay sonra yapılmalıdır.
Böylece unutma son derece yavaş olacaktır.
Öğrenmede tekrarın önemini bir örnekle açıklayalım. Bir kum
yığını düşünün: Yığının tepesinden bir kova su dökersek (ki
her yeni bilgi, bizim için nöronların oluşması demektir), su
tepenin eteklerine doğru kendine yol açarak akar. Fazla
vakit geçirmeden tepedeki aynı yere bir kova daha su
dökersek (ki önceki bilgilerle sonraki bilgiler
birbirleriyle bağlantı kurduğunda bilgi kalıcı hale gelir),
bu ikinci su birincisinin açtığı oluklar boyunca akar gider.
Bu hatırlama olayını temsil eder. İlk kanallar açıldıktan
sonra, uzun süre ikinci su dökülmezse kanallar kapanır. Bu
da unutmadır.
Yapılması gereken şeylerden biri de, o konuda daha sonra
öğrenilen bilgileri daha öncekilerle ilişkilendirmektir.
·Öğrenilen bilgilerin bir arkadaşa anlatılması ya da o konu
üzerinde onunla tartışmak da hafızayı kuvvetlendiren
faktörlerden birisidir.
·İyi bir gece uykusu hafızanın güçlenmesi için birebirdir.
Çeşitli araştırmalar insanların bilgiyi edindikten sonra
uyurlarsa öğrenilenleri daha kolay hatırladıklarını
göstermiştir. Bu, öğrenmeden sonra uyunduğunda nöronlar
arasındaki bağların güçlendiği anlamına gelmektedir.
·Bir bilgiyi hatırlarken zorluk çekmenin bir nedeni de ders
dinlerken ya da çalışırken dikkatin yapılan öğrenme
faaliyetine yoğunlaştırılmamasıdır. Bunu bir örnekle
açıklayalım. Bir futbol maçını kameraman olarak canlı
bağlantıyla onbinlerce insana ilettiğinizi düşünün.
Profesyonel bir kameramandan beklenen, rakip takımlardaki
futbolcuların topa sahip olma mücadelesini en iyi açıyla
aktarmasıdır. Ancak siz tutar da aynı anda hem tribünlerdeki
seyircileri hem de futbolcuların topu alma mücadelelerini
çekmeye çalışırsanız topa sahip olma mücadelesi anında
yaşananları çekemeyebilirsiniz.
Çünkü kameranın merceğinin belli bir anda sadece bir görüş
alanı mevcuttur. İki alan arasında gidip gelebilirsiniz; ama
sonuç onların her birinden sadece parça görüntüler; yani
bilgiler yakalamanızla sonuçlanacaktır.
3. Bulup çıkarma (hatırlama) aşaması:
Öğrenilenlerin üzerinden zaman geçtikten sonra ihtiyaç
halinde bilgilerin hatırlanmasıdır. Kütüphane benzetmesinde
öğrenme aşamasını kitapların kütüphaneye girişine, hafızada
tutmayı da kitapları kütüphanede muhafaza etmeye
benzetmiştik. Bulup çıkarma aşaması da bir okurun isteği
üzerine kütüphaneden ilgili kitabın bulunup çıkarılmasını
simgelemektedir.
Hiç iyi bildiğiniz ama sınavda bir türlü hatırlayamadığınız
bilgiler oldu mu? Dahası bu bilgileri sınavdan çıktıktan
sonra hatırladığınız oldu mu? Ne kadar can sıkıcı bir durum
değil mi? Bilgiyi hatırlayamama hatırlanacak içeriğin
hafızada olmaması yüzünden değil, o anda bilgiye
ulaşılamadığı içindir. Bunun sebepleri şöyle sıralanabilir:
·Hafızaya kaydedilen bilgilerin ihtiyaç anında zihin
kütüphanemizde bulunmasını kolaylaştıracak şekilde
düzenlenmemesi.
·Bir örnek vermek gerekirse, kitapların rasgele raflara
konulduğu bir kütüphanede, görevlinin bir okurun istediği
kitabı bulabilmesi için bütün kütüphaneyi taraması gerektiği
halde, kitapların yazarlarının, yayınevinin, basıldığı
yılın, hangi konu içerisinde anıldığının, kaç sayfa
olduğunun tespit edilerek tasnif edildiği ve birbiriyle
ilgili kitapların bir araya konulduğu bir kütüphanede arama,
deponun belli bir yerinde yapılır.
·Zihnin o anda içinde bulunduğu koşullar. Sınav anındaki
telaş, stres ve heyecan muhakeme gücünüzü zayıflatır ve
hafızadaki bulup çıkarma işlemini bozar.
·Sınav sorusunun ifade ediliş şekli. Öğrencinin birbirinden
farklı soru tiplerinden çözmemesi sınav anında istenen
bilginin ne olduğunun anlaşılamamasını, dolayısıyla anlam
verilemeyen soruyu çözmek için gereken bilginin bulup
çıkarılamamasını beraberinde getirmektedir.
Bu ve benzeri sebepler yüzünden sınav bittikten sonra “Ben
bu soruyu nasıl yapamadım.”, “Yolda sınav kitapçığını
incelerken soruyu çözdüm.” demeniz sizi şaşırtmayacaktır.
Artık bu olumsuz durumun nedenini biliyorsunuz.
Peki bulup çıkarma (hatırlama) aşamasında bilgilerin
hatırlanma oranını artırmak için neler yapılmalıdır?
Belleğin hatırlamasına yardımcı olan beş ana faktör vardır.
Öncelikle bunlara bir göz atalım:
·Öncelik: Olayların ortasından ziyade başlangıçlarını
ve bir olayın tekrarlarından çok o olayın ilk oluşunu
anımsarız. Bu yüzden öğrenme sürenizi öncelik ve yakınlık
etkilerinin azami ölçüde olacağı, öğrenme sırasında ortadaki
sarkmanın asgariye indirileceği şekilde organize edin.
·Yenilik/Yakınlık: Zaman olarak daha yakın bir
tarihte olanları daha kolay hatırlarız. Gerçek yaşamdan
örnekleyecek olursak, dünü önceki günden daha iyi, önceki
günü ondan önceki günden daha iyi anımsarız.
·Bağlantı: Birbiriyle bağlantısı olan şeyler
bağlantısı olmayanlardan daha iyi hatırlanır. Bu yüzden
düşünerek ve anlayarak öğrenin. Anlama, bilgileri birbirine
bağlar. Hafızanın bir bilgiyi hatırlamada zorluk çektiği
durumlarda muhakeme gücünüz yardımınıza koşar ve konular
arasındaki mantıksal ilişkiler aracılığıyla aradığınız
bilgiye ulaşmanız daha kolay olur.
·Göze çarpıcılık: Üzerinde çalıştığınız konuyu tuhaf,
sıra dışı, abartılı veya göze çarpan herhangi bir şeyle
destekleyin. Unutmayın, beyin “sıradan ilişkileri” dikkate
almayabilir.
·Tekrar: Öğrendiğiniz bilgileri belirli periyotlarla
tekrar edin. Çünkü bir bilgiyi ne kadar sık hatırlarsanız, o
bilgiye ihtiyaç duyduğunuz başka bir anda zihninizin onu
bulması o kadar kolay olur.
Beynin ilk ve son şeylerin daha iyi hatırlandığını bilmek,
herhangi bir konuyu öğrenirken oldukça yararlıdır; çünkü
hatırlamayı artıracak şekilde zamanı düzenlemeye yardım
eder. Örneğin, ara vermeden dört saat çalışırsanız,
kendinize yalnızca tek öncelik ve tek yakınlık durumu
tanımış olursunuz, anımsama öncelik ve yakınlık durumlarının
ortasına sarkar. Dört saati daha çok sayıda birime
bölerseniz daha çok “ilk ve son” durumları yaratılır ve
sonuçta da hatırlamada artış olur. Araştırmalar en ideal
ders çalışma süresinin, konunun zorluğuna ve ilgi düzeyinize
bağlı olarak, 20 ila 40 dakika arasında olması gerektiğini
göstermiştir.
Kaynak:
Yazar:Özkan Çağlar / Psikolojik Danışman |
|
Başarılı olmak için örnek ders çalışma programı |
Öğrenciler;
gelecekte yaşamları sürdürmek istedikleri mesleği ne kadar
erken seçerlerse, o kadar başarılı olurlar. Bunun için
adaylar, beş yıl sonra ne yapmak istediklerini düşünmelidir.
Bunu yaparken, yeteneklerini göz ardı etmemelidirler.
Gelecekte ne
yapmak istediğini, hedeflerini belirleyen öğrenci, hangi
derslere ne kadar önem vermesi gerektiğini bildiğinden,
kararsızlığa düşmez, vakit kaybetmez.
Öğrenciler;
hedeflerine ulaşmak için öncelikli olarak planlı
çalışmalıdır. Çünkü; ders çalışma, plan ve program olmadan
sürdürülemeyecek bir etkinliktir. Peki planlı çalışmak neden
bu kadar önemli? Plan yapmak öğrenciye neler kazandırır?
* Ders çalışma
programını yapan öğrenci, hedefine ulaşmak için izleyeceği
yolu bildiğinden ruhen (vicdanen) rahat ve huzurludur.
* Ders çalışma
programını yapan öğrenci, hangi derse ne kadar çalışacağını
bildiğinden panik yapmaz. Bir derse çalışırken, aklı diğer
derse kaymaz. Dikkati dağılmaz.
* Ders çalışma
programını yapan ve odasına asan öğrenci, sürekli
hedeflerini hatırlar ve hayatını disipline eder.
* Ders çalışma
programı yapan öğrenci ‘Ne çalışacağım?’ diyerek
kararsızlığa düşmez ve zaman kaybetmez.
PROGRAM NASIL HAZIRLANIR?
Öncelikli olarak
şu bilinmelidir. Ders çalışma programı, bireyseldir. Her
adayın çalışma programı, birbirinden farklı olacaktır. Bu
nedenle, bu konuda ancak bazı tavsiyeler verilebilir.
Öğrenciler eve geliş ve yemek vakitlerini kendilerine göre
ayarlayabilir. Ancak etüt ve molalar, birbirleriyle orantılı
olmalı. Bir saat çalışan öğrenci; 10 dakika, bir buçuk saat
çalışan öğrenci; 15 dakika, iki saat çalışan öğrenci, 20
dakika da dinlenir. Öğrenciler, dikkatlerini
toplayabildikleri süreye göre bu etütlerden birisini tercih
edebilirler.
ÖRNEK PROGRAM
15:00 Eve
geliş
15:00-16:00
Mola (yemek, dinlenme)
16:00-17:30
Etüt
17:30-17:45
Mola
17:45-19:15
Etüt
19:15-20:15
Akşam yemeği
20:15-21:45
Etüt
21:45-22:00
Mola
22:00-23:30
Etüt
23:30
Serbest zaman (kitap okuma, yatış)
Verilen program, dershaneye ya da okula giden bir öğrenci
esas alınarak hazırlanmıştır. Öğrenci eğer evde ise, sabah
erken kalkmalı ve etütlerini buna göre ayarlamalıdır |
"GÜLÜMSEYİN
ÇÜNKÜ, BİZİM İÇİN DEĞERLİSİNİZ"
|
| |
|
|